28 Mayıs 2015 Perşembe

EVE DÖNÜŞ

Eve dönüş ama anahtarsız. Dış kapıyı kartla açıp terasa çıkıp terastan balkona atlamak işte eve dönüş. Düşüp gebermek pahasına eve dönüş en üst kattayız. Eh ev gibisi olmayınca insan her turlu riski göze alıyor. Ayakkabım aşağı uçtu ben değil ayakkabım ben balkondan evime sızdım. Konu komşu görmüş ertesi güm hırsıza yol gösteriyorsun diye tepeme çıktılar. Özür dileyerek durumdan bahsettim biraz da ağız payı verdim. Lan benim evim size ne. Neyse yalnız evime girdim temizlik gerekiyordu bolca umursamadım yattım uyudum. Ertesi gün kaba bir temizlik geldi elimden. İşe yaradığı kadar. İnsanın yalnız başına pek bir şey yapası gelmiyor. Sokağı ve müziği dinlemekten başka, sonra sabah kuşlarını.

9 Nisan 2015 Perşembe

Özdeki soru

Ben kimim, neden buradayım? Şehir oyunu kolay bir oyun değil kolay olmaktan öte oynaması keyif veren bir oyun hiç olmadı. Sabahtan akşama mesai, hırsla işine saldıran azimli bir dünya dolusu insan. Amaç konforumuz, amaç aile kurmak, çocuk yetiştirmek, üretimi şahlandırmak. Başarısızlığa, güçsüzlüğe asla tahammülü olmayan bir sistemin paralı köleleri olarak mutlu olmayı sahip olduklarımızda arayacak kadar cahiliz. Kimin verecek bir kaşık şefkati var kimin kime faydası var iyi bir soru. Faydamız işverenlere daha zengin olsunlar daha çok semirsinler. Bizde evimize yeni bir televizyon alıp mutlu olmaya çalışalım. Yorgun düştüğümüzde gözümüzün yaşına bakmasınlar. Ben bu mesai işini hiç beceremedim. Altından kalkamadım diye de hayatı kendime zehir edecek değilim. Beceremediğimiz şeyleri hemen seçimlerimize yansıtmalıyız bence. Zorlamanın bir alemi yok.

2 Nisan 2015 Perşembe

Karanlıklar Altında

Ben hayatımı nerede buldum. Sokaklardaydım daha gençken daha bitirimken. Bir devlet politikası kurbanı mı olacağım. Cahil kafam bunlara akıl erdiremezdi 17 yaşındaydım başımıza neler geleceğinden habersiz. Bu ülkede doğru bir politik tavır içinde durabilmek insanlığın en üst mertebesi sayın abiler. Milli kelimesinden oldum olası irrite oldum. Altında yatan millileştirilemediklerinden öldürülenler olduğundan elbette. En çok da çocuklar öldü. Sayıca değil ama çocukça.
 Kim yurttaşıyla uyum içinde kol kola olmak istemez ki. Hain, vahşi, ilkel yurttaşlarım bir yanda biz bile diyemediğim biz bir yanda parça parça. Unsurlara bölündük. Mezhebimizce, ideolojimizle, ahlak ve değer sıralamamızla ayrıldık. Ortak bilinç, bir olan akıl yolu bizi bir yerlerde topladıysa buna da şükür. Hakkın hukukun teminatı olabileceği belli kimlik kime aitse onun yanında olmak tek doğru seçimdi. Kimliksizleşmeyi tercih edecekken kimliği karalandığından ona sahip çıkan birileri vardı her azınlığın teminatı kimse ondan yana durmak vicdanımın kabul edeceği tek doğru yol.
 Yerim yurdum hiç belli değil ama yüreğimin ait olduğu bir yer var elbette. Hep oldu şimdiye kadar. Tutunabileceğim bir vicdanım, göstermekten çekinmeyeceğim bir sevgim vardı. Acı dolu bir karanlık ülke bu ülke. Acıyı her dem taze tutmayı ant içmiş bir milli kümenin içindeyim. Nasıl tutunulur bir yüreğe ışıksız bir göğün altında. Benim dersim bu işte maveraün nehir nereye dökülür artık biliyorum. Habersiz giden, gideceğini haber vermeyen hayat ortakları gördüm. Aynı denizin balığı olarak sudan çıkan bir bendim. Benden sonra o denizde kim oltaya geldi hangi balığı hangi yırtıcı yedi tanık olamadım. Duyduklarımla yetinirken çile doldurmayacağıma söz veren bir avcım vardı ama o da yalancıymış bıçağıyla yardı karnımı, ben bir karanlık avcının akşam rıskı oldum. Televizyonuna bir yüz, gündemi yaratan bir eylemci, sisteminin olmazsa olmaz bir parçası haline geldim. Kardeşlerim beni, bizi kullandılar. Babalarımızı ziyan ettiler, ailelerimize hakaret ettiler gene de kullandılar bizi.
Bazen aklıma gelip gidiyor. En iyisi kendini yakmak, bir meydanın ortasında cayır cayır alev almak ölesiye. Görsel bir şenlik ateşi bu. Enseme bir kurşun göğsüme iki devlet mermisi yemeden kendimi yakmak. Sivas ilinde yanan Asaf amcam gibi... yumuşacık sakallarına sarılırdım çocuk portremi çizerken o çakmak çakmak gözleriyle ışıl ışıl bakardı. O yandı ışık oldu. Sıra benim yanmama gelmedi mi. Benden daha genç evlatlar can verirken ben daha neyi bekliyorum. Ömrümü sokakta buldum ben. Ne bir ailenin içinde ne de bir sevgilinin kollarında. En çok bunu istemiştim sevgilimin yatağından çıkmadığım bir ömür. Bana kalırsa bu hiç olmayacak. Sokağa çıkana yasal bir mermi geliyor artık bu hainler bizi yataklarımızda da bulurlar.
Bir gece eylemi ihtirası içindeyim aydınlatabileceğim bir gecenin ışıklı eylemcisi olmak. Sevdiğimin de tanık olacağı geniş kapsamlı bir eylem. Her ilden her santralden gelen elektrik tellerine asılı birer çift pabucum olsun. Tabanları ışıklı ledlerle yanıp dursun. Sonra zamanında cereyana kapılan bir elektrik işçisi çıkagelsin çoluk çocuğuna ekmek götürürken sağ yanı felce kurban giden sol yanı kalp piliyle idare eden emekçi bir işçi tazminatıyla ancak tek kızına çeyiz alabilmiş... bu eylemi sol koluyla bitirsin.
Karanlık ülkelerin ışıklı evlatları olur. Cereyanlar gittiğinde mum ışığında tavla oynarlar analarıyla her düşeşe bir kahkaha patlatırlar mutluluk basit ve anlara bağlı değil midir. Geniş kapsamlı bir kesinti mutlu bir anı engelleyemez ama en geniş zamanlı bir ayrılık her acının temelidir. Ne yurttaşım ne de sevgilim olmadan bir ağaç gibi tekim hür müyüm hayır. Kardeşlerimse ormanlarım, her gün mezarları dolduruyor. Karanlığın altında biz ailesiz, küs ama ışıldayan.            

26 Mart 2015 Perşembe

Taş Kalp ve Biçarelik

Biçare insanlar içimizde merhamet uyandırır. Başlarına gelen onca şey nedeniyle biçare olurlar yani çaresiz hissederler. Ancak biçarelik hali akıl ile çözülebilecek insana has bir durum. İnsanın kendi kendini motive etmesi, herhangi birinin elinden gelebilecekleri beklemeden şahsiyet sergileyip ayaklarının üstünde durabilmesi onurlu bir olay. Onursuzluk kendini platonik bir duygunun altında ezdirmek değil, biçare halini duvarlaştırıp temcit pilavı gibi biteviye öne sürmek bir Kemalettin Tuğcu hikayesine benzeyen durumlar yaratmaktır daha çok. Bazılarımız bir Türk filminin içinde yaşıyor gibidirler. Bu yaşadıkları filmin içinde dağıttıkları çeşitli roller olur. Nuri Alço'lar olur, esas oğlanlar olur hatta tecavüzünden zevk alınan Coşkunlar olur. Kötü kadınları unutmayalım. Kendi düşük profillerinin günah keçilerini yaratarak kötü kadınlar ilan ederler. Başlıca düşmanlar bu kötü kadınlardır zira Nuri Alçolar da Tecavüzcü Coşkunlar da kapıdan içeri bilinçlice alınmışlardır.
Taş kalpli olma halinin başlangıcı sevgiden nasibini alamamış olmaktan, yokluk içinde yetişmekten başlar. Hırslar erdemlere engel olur. Açlık, açılacak farkındalıkları bastırır ve insanı kör eder. Aşklarını yaşarlarken insanların akılları paylaşılması gereken o faturalarda kalır. İlişkilerini bir "dengeli" alışveriş üzerine kurarlar. Ceplerden çıkan para kuruşu kuruşuna eşit değilse nedeni asla söylenmeyen bir huzursuzluktur başlar. Naif olmak taş kalpli olmaya engel değildir. Bu arada cehalet ile naifliği çoğu zaman karıştırırız. İnsan naif olur ama meraklıdır öğrenir. Biri vardır naiftir ama çevresindeki dünyadan bihaberdir, merakta etmez. Kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğuna kendi başına karar bile veremezler. Bazıları ise naiftir ama bilinçleri açıktır. Açlık içinde yetişmelerine rağmen zeka ile işin içinden sıyrılmayı pek güzel becerirler. Herkes bu kadar şanslı doğmuyor elbette. Biz akıl ile ruhun bir arada birlikte hareket ettiğini unuttuk gitti. Ruh kirliyse akılda çalışmaz. Sağlam kafa sağlam ruhta bulunur yani. Hayatta en hakiki murşit ise budur işte. Beden ve ruhun ahengi. İnsan nasıl olur da taş kalpli olduğunu idrak edemez. Aslında çok basit. Kendimize yakıştıramadığımız her şeyi inkar ederiz. Aslında kötüyüzdür ama bizce iyiyizdir. Canımın içi diye başlayıp senden sıkıldım diye devam edebilecek kadar büyük bir bilinçsizlik korkunç bir samimiyetsizlik ve körlüktür bu. İnsan nasıl olur da içindeki duyguların hangisine itibar edeceğine karar veremez. Bu durumun bir refkleks kadar doğal olması beklenmez mi? Biçarelik işte burada başlar. Biçare diye üzülürüz ama taş kalpli sıfatına birden bire dönüşmeleri tüm bu üzüntüyü alır götürür. Sonsuza kadar bu kabalıktan uzak durmaya karar verirsiniz. Kendinize boş yere kızmayın bir insanı körü körüne sevmek insana has doğal bir şey. Nedeni belli bile olmayabilir. Sadece kimyasal bir meseleden ibarettir kim bilir. Tükürük salgısındaki özel bir şey belki de sadece alışkanlık meselesi.      

17 Mart 2015 Salı

Dünya bir gülücük diyarıdır senin nazarında.

Dünyada yazacak onca şey var. Onlarca hikaye var hayal ürünleri, ilginç kurgular. Neden yazmıyorum diye soruyorlar bana. Benim yazmama bir tek neden var. O neden sensin. Ne siyaset, ne savaş. Yeterince yazan yok mu dünya meseleleriyle ilgili, memleket halleriyle ilgili. Benim kişisel bir derdim var dünya ile bağlantımı kestim. Ne bu dünya ne de bu topraklar bana bir şey verdi. Senden aldığım yeryüzünün en değerlisi. Kaybettiğimde öyle oldu. Bundan daha ciddi yazacak bir şey bulamıyorum. Tüm bir ömre yayılıyor. İnsanın inkar ettiği bazı gerçekler oldukları gibi durur. Hayatlarının sonuna kadar onları takip eder. Bir yerlerde onlara tekrar rastlarız. Görmezlikten gelerek geçmez bir ömür. Benim görmezden geldiğim  karşılıksızlıkların çilesi. Dünya gördüğümüz anladığımız kadar bir yer. Kendini kandırmak ayrı görmezden gelmek ayrı meseleler. Eziyetimizi biz kendimiz biçeriz kendimize. Kendini cezalandırma yöntemleri çeşitli ve rengarenktir. Cezalarımızla ahenk içindeyiz. Kendi kendimin tutsağı olmuşum ben. Yalnızlık Allah'a mahsus ise en el hak diyorum. Canlı canlı derimi yüzdürmeye karar verdim. Bir acıyı başka bir acıyla geçiştirebiliriz ancak. Yeni bir mutluluğun umutları çok uzak bir yerde saklıyor kendini. Karşılığı iyi bir hak ediş. İyi insanların iyi insanlara ihtiyacı vardır. Sen sevgilim iyi olmaktan çok uzaklaştın. Ben iyi bir insanım senin yargılarında bir şeytanım ben elbette. Ama şeytanın ilk özgür düşünür olduğunu bilir misin. İsyan ettiğinden kovulmuştur tanrının huzurundan. Evet ben gözle görülür bir şeytanım. Kanatlarım melek tüyünden yapıldı siyah ve kuzgunidir abiler. Ben bir kuzgunum Poe'nin omzuna konan. Adresini soran bir sakayım. Baş nahiyem kızıldır benim.
Kötü biriyim ben. Sorumsuz, bencil, hak hukuk bilmez. Adalet beni eline geçirdi geçireli ektiğimi biçiyorum. Ne adaletmiş ne evrenmiş be kardeşim en yakınım ben bakınca soyunamadı kaldı. Savunmasını hiç bırakmadı buranın yerlisi, köylüsü eşrafından çekeceğimiz varmış. Adamı halka halka doğruyorlar, diri diri yakıyor bu Orta Doğu. Melankoliyi genlerimizle sırım gibi işlemişler. Her yerde izlerin saklı senin. Dünya bir gülücük diyarıdır senin nazarında. Umarım bunu erken anlarlar değer verdiklerin. Sana dikkat et demeli miyim. Sen bildiğini okuma diye arkanda duran onlarca bacı kardeş var. Kimden bir hayır beklediysen yalanın dibi çıkmadı mı bu hayatta. Adam olmak kaç kulaç kaç arşın kaç metre. Peki ya sonu nerede. Bir dostum diyor ki gerçek bir adamın düşmanları olması doğaldır. Ben adam mıyım?
Sevdiklerimizdir en çok canlarını yaktıklarımız. En yakınımızda onlar vardır da ondan. Pencereden bir seslenişin vardı "Ekim" Başımı kaldırıp bakamadım bile seni ellerimden telaş içinde kaçırırlarken. Mektup her zaman adresine ulaşıyor. Benim mektuplarım allı ve pullular olmaları gerektiği gibiler. Hiç eksik olmuyor bakışlar nidalar hayatımdan. Gözlerimin önündeki film şeritleri ile kendi ölümümü kaç kere karşıladım acaba üç mü dört mü. Yarım bırakılmış her şey tamamlanmalıdır. Evren de bunu istemiyor muydu. Yanılıyor muyum? Bıraksınlar yanılayım. Bıraksınlar saplantı olsun. Varsın olsun bir saplantı ne fark eder. Aşk yolunda her şey mubahtır. Güzellikler mubahtır, özlem mubahtır, sessizlik mubahtır. Yalnızlık mubahlığın daniskasıdır. Benim istediğim aşk bu. Çilekeşlik. Beslenme kaynağım bu. Ne Rumi'yi dinliyorum ne de felsefeyi. Ruhundan bana üflemiş diyorlar zatı muhterem için. Yazdıklarım platoniklerin kitabına sığıyor. Aynı sözlükleri yazmışız. Çileciler Hazcılara karşı. Marjinal törenler artık bize göre yerler değil. Kendini arakla güzelim. Senin omurgan müshade etmiyor böyle şeylere. Benimki ediyor mu sanki. Huzur aradığımız her yerde bir kıyış söz konusu. O değerlere ayıp edenler bu dünyanın ateşinde yanarak ölecekler. Ben yanmıyor muyum? Ben de yanıyorum kendi ateşimde. Yandıkça da iyileşiyorum. Unutursam kalbim kuruyacak. Kuru bir dal gibi düşecek çatırdayarak toprağa. Toprağa karışacak yüreğim. O toprağı ellerinle eşeleyeceksin. Toprak toprak olalı böyle güzel eller görmüş müdür? Böyle güzel çıplak ayaklar yürümüş müdür üzerinde. Yeryüzünün çiçekleri dile gelse de konuşsa. Bir tatlı adım üzerimizde fidan olmaya yürek ister. Tabanına yandığım minik ayakların. Pembe ojeleri hatırlıyorum. O oje şişesi duruyor mudur dünyada bir yerlerde. Alıp saklasam. Çamaşırlarım tişörtlerim dolabından çıktıkları gibi tazeler hala. Bu yumuşatıcıyı sana özel mi üretmişler? Kokladıkça paylaştıklarımı hatılayıp duruyorum. Mübalağ yok bizde neyse o her şey. Bu güzel yeryüzünde çocukları sevmeli. Saygı duymalı yanan her bir yürek için. Paramparça edilmiş bu soylar bir bir intikam alacaklar. dünyanın adaleti bu. İnce ve süzülmüş bir ruhun erdemini anlamak zamanla olur. Bir umut işte. Zaman herkese ilaç. Onların saplantı dedikleri şey bağlılık yemini. Bir daha tanık olamayacaklarımız affedemediklerimiz bizi huzursuz edecekler. Kaç kişinin kanına girdi bu belalı duygu. Kaç kişiyi ömründen etti. Hasretle öpüyorum kirazımı. Ağlatanlar utansın.    

14 Mart 2015 Cumartesi

OOOOOF OF

Nicedir sürüyor bu hasret. Günlük diyaloglardan özenle temizleniyor adın. Benden başka kimse duymasın bilmesin artık icap ediyor lakin bu ne saplantıdır derler anlamazlar gül yüzlüm. Biz aşk için yananlardan olmayı seçtik. Hayat bizi bir kenara bıraksın. Temenni ettik ama lüzum dahi yoktu zaten yalnızlığın en nadir örneklerini toplayıp açıyorum yürek sergimi. Hayatın palazladığı karakterlerden biri olayım da öyle çıkayım karşına. Her işine yetişip yorulduğun yere han kurayım ey. Dünyayı idrak etmesem dünya nedir. Öyle sevmişim ki dünya nedir anlamam. Aşık oldum yüreğimden bir gam almam her an isterim ki gökten düşen yağmura denk olayım da yağayım çatına pencerene. Ne büyük hasrettir ne yaman iştir ayrılık. Ne salık verdiler sana da bu kadar el oldun. Kendini kaç kurtar bir sana denmedi. Benim en yakın bildiklerim kopardı benden. Biz neden hiç kendi yolumuzu tayin edemeyiz. İnsan içini dinlemez de dışarıyı dinler. Senden başka kim bilir tüm bu değeri. Kollarında kaç kere hastalandım. Elindeki şefkati benden iyi kim bilir. Kimsede görmedim öyle dokunuş. Sarar iyi eder acıların tümünü o efsunlu dokunuş. O melek çağrısı. İyi olacaksın Ekim duy sesimi. Ben inandım tanrının varlığına sayende. Kadim ruhlar yaratmış nadide döner dolaşır yeryüzüne düşerler. Bizim yanımıza yakınımıza düşenler kuştur birer. Göğsü kızıl ya da başı birer saka.

Tükeniyor ömrüm varsın tükensin belki de acılar hep bitecek. Ne yücedir bu ruh, yaşam bahşedilen her şey zaten ölümsüz değil midir. Seven bir kalbin sonu var mıdır hiç? Derdimi gazellerde uzun havalarda tutuşturur durur oldum derbeder oldum ben çileyi bülbül ettim astım odamın tavanına. Zikrim sen fikrim sen dünyam sen. Kara oluyor geceleri gündüzlerin karası ayrı durmuyor geceden. Gecem de gündüzüm de bir. Rüyalarım ile gerçeklerim birbirinden ayrılmıyor hiç. Kızgınlıklarım ne de nafile ne nafile sözcükler. İnsan kayıplarını arar da bulamazsa yaşam yaşam olmaktan çıkmaz mı. Çoğunluğu yakarış içinde geçen zaman bir arabeske tutunmuş bizlere dert üstüne dert vermez mi.

Mutluluk bahar zamanı açan meyve çiçekleri değil de nedir. Biz bütün dünyanın güzelliğini bir kadına bağlamışız. Bu yüzden kızıyor yeni çağ felsefecileri bize. Mantığı pozitivizmi bir kenara atmak kimin haddine. Benim haddime mesela. Kendime kar çıkarabilecek bir düzen kurmanın derdine düşmeden yaşamak benim haddime. Sen tüm bu ruhsal çıkarımları benden başka kimden duydun. Bırakalım da biraz egom konuşsun. Olmayan egom. Tek düşmanım benim bahçeme izinsiz giren o bihaber alçaklar. Güçsüzlüğümüz baki bizim. Kendimizi bu ruhsuzlardan koruyamadık hiç. Bu sevginin bir benzerini göremeyenler köküne kibrit suyu dökmeye öyle hevesliydiler ki. Ben koruyamadım sağlam durup kendi bahçemi. Yenilgiyi hak ettim. Kırdılar kanadımı kolumu. Olağanüstü bir savaştır benim verdiğim. Mezarıma taşıyacağım bir sevme sanatı. Taşıma da yazsınlar severek öldü daha yaşasa daha sevecekti.

Hiç merak ediyor musun bu adam daha ne kadar sürdürecek bunu. Bir daha sevebilecek mi başka bir ruhu. Elimden gelen hiç mi bir şey yok benim. Gerçekten de yok elimden gelen bir şey. Ben sevginin önünü kapatmaya çalışmam bazıları gibi. Gömmem üzerine bir sunak taşı yapıp kurbanlar aramam kanıyla dindireceğim bu yangını. Ben olduğu gibi bırakıyorum bahçemi. Girip meyvelerimi çalanlara kurabileceğim hain tuzaklar icat edemem. Benim yöntemlerim yok savunmak için. Meyvelerim kime yedirmek isterlerse canlarını ona yediriyorlar. Zehirlemek istedikleri onlara kalıyor. Kim bilir neler oluyor pişmanlıklar aleminde. Aldatıldın yoruldun mu sende benim gibi. Benim talan edilen bahçemin üstüne kurulmaya çalışan bu çirkin ortaklığın ne karması olabilirdi ki. Talancının postu belli yakacağı yer belli.

Ben kimseye nefret beslemedim hayatımda beni kazıklayanlara bile açtım kapılarımı bile bile belki kendiliğinden vicdanları harekete geçerdi. Kazançlarım oldu insanları sevdiğim için. Bazıları anlayamaz dünyanın gönül işlerini. Gönül kelimesinden bihaberdirler ama onlara kolay kanarsın. Sana sunulacak hizmetler, alışverişin dayanılmaz çekiciliği. Tüm bu karlı ortaklık düşüncesi bir yerde tükenir son bulur. Alacağını alan alır gider verdiğinle kalırsın. Anlamazlar incelikten.  

12 Mart 2015 Perşembe

Mutfağıma döneyim.

Şimdi insan kendini suçlayıp duruyor. Hırpalaya hırpalaya cehennemin dibine sokuyor kendini. Sonra yeterince acı çektiğini düşünüp çıkışını bekliyor. Haklarının iade edilmesini, yarattığı değerin, çektiği cezanın kan parasını istiyor. Bu ilişkilerde bu adaleti dağıtan bir mesul sahibi yok. Tek karar vicdanlara kalmış. O vicdanı insanlar kendilerinde aramak zorunda. Yoksa bunca verilen emek karşılıksız kalması yeni isyanlara neden oluyor. Öfke filizlenmeye başlıyor. "Ekim sakin ol, yapma işte, diyeceğini dedin, söz tükendi, öfkeye dönüştürme" Kendi kendini ehlileştirmek, insanın kendiyle mücadelesi kolay iş değildir. Kendine söz geçirmek başkasına geçirmekten daha zordur. İkiye bölünmüşsünüz hangi kısmınız hormonel ve psikolojik anlamda ağır basıyorsa o tarafı yenmek beyin gücü, akıl dirayeti gerektiriyor. Zen çalışması gibi. Kendi kendimin laboratuarı oldum. Aşk insanı nasıl adam ediyor, geliştiriyor. Kemikleştiriyor. Bu iyi de kötü de. Saflığınızı, naif halinizi giderek kaybediyor, dünyevi gerçeklerin ve çağın gerektirdiği gayrı duygusal materyallerin gerçekliğini kabullendikçe sertleşiyorsunuz. Bir daha böyle sevip aşık olamazsınız. Bunları mezara gömmek demek kimileri için bir ilerleme. Belki gerçekten benim niteliklerim için çok acı bir durum. Değişiyorum çünkü. Ben ki değişmek istemem. Ne kadar hata yapmış olursam olayım. Paradan şandan şöhretten ne bileyim bir ton komformist yaklaşımdan uzak olan ben şimdiye kadar hiç kendimi alıştırmaya ihtiyaç duymadığım yavan tatsız duygusuz çıkarcı bir dünyanın belirtilerini kendi yanımda yöremde hissetmiş olmaktan korku duyuyorum. Aramızdaki on yılı aşkın yaş farkı, aile farkı, mahalle farkı gerçekleri suyun yüzüne çıktıkça çıkıyor. Bu beni giderek itiyor tutkumdan uzaklaştırıyor . Tutkuma üzülüyorum. Benim için çok değerli bir şeyin değerini gittikçe yitiriyor olması acı bir durum değil midir. Anlaşılmaz olması, anlamak farkındalık sahibi olmak için en ufak bir merak ya da çaba duyulmuyor olduğunun kanıtları ne yıpratıcı. Sonları oynamak. Bu güzel bir duyguydu. Bu tek taraflı tutku. Bu ürkütücü sessizliğin bir yerde bu heyecanı gelip karanlığa boğması haklı bir isyanın devlet sopasıyla bastırılmasından çok farklı bir şey değil. Bu faşizm. Bu değerli duyguların değersizleştirilmesi cehalet kırıntıları barındırıyor her nefesinde. Bob Geldorf Pink'i canlandırdığı The Wall filminde yıkılışının başlangıcı sevgilisinin onu terk edişiyle başlıyor ya. Sonra çocukluk travmalarıyla karşmış, Sonunda kaşlarını da kesip kurtlanmış bedeninden faşist bir lider çıkartıyor dönüşümü ona. Bob Geldorf'la bütünleşiyorum. "Sen! yabancıya benziyorsun, senden hoşlanmadım, çıkarın onu buradan!"  Bu travmalar benden sert şiddetli duyguların yönettiği, materyalist, kaba kuvvet yanlısı bir psikopat çıkartır mı? Akıl sağlığım el verdiğince çıkartamaz. Kendi yaralarımı Pink'inkilerle kıyaslayamam elbette ama The wall yazarları ve Alan Parker, o çiçeklerin sevişmesi sahnesini nasıl büyük bir ustalıkla tasarlamış olduklarını düşünüyorum. Dişi çiçeğin bir tür yamyam çiçeğe dönüşmesi ve rock star Pink'i sevgilisinin tüm olumsuz ruh haline rağmen o haliyle bırakıp gitmesi, kadının kendi piyasasını kurarken kendi garabetinde nasıl da gaddar olabileceğini anlatıyor. Tüm bu depresyonun katlanarak çoğalması ve bir hayranı kadının tüm isteksizliğine rağmen Pink'in odasına gelmesi ve kendini vermek istemesi sonun başlangıcını tetikliyor. Yıkım başlıyor, çıldırma kreşendosu ve duvarlarla sarılmış yalnız Geldorf. Bir de diğerlerince yargılanmaya başlıyor. Bu içler acısı tarifin içinden sağlıklı çıkabilecek tek bir düstur var o da bir skin head lideri faşist. Kadim manevi varlıklara dua ediyorum. Beni ehlileştirsinler. Bu kadar kafaya taktırmasınlar bana. Zaten filmi çok genç izledim o zaman da rüyalarıma girmişti. Bu milleti kıyma makinesinden geçirtirmesinler bana. Ben de eski tutkuma kavuşayım. Her şey benim için bitmiş olmasın, dünyayı halen genç gözlerimle görmeye devam edebileyim. Bu gerçekler çok kaba ve hiç bir yerinde bir incelik, süzülmüş bir ruhun barındırması gereken yeterli hassasiyetlere sahip değiller. Saygımı sevgimi yitirmeyim sevdiğime karşı. Amin.