1 Mart 2015 Pazar

Ben kendi cumhuriyetimin lideriyim. Bu cumhuriyette tek geçerli yasa aşkın yasasıdır.

Bugün yeni bir gün. Yeni her gün yeni bir başlangıçtır derler. Benim her yeni günüm yeniden onunla başlıyor onunla biteceği gibi. Her anı onunla dolu. Arada yeni trackler keşfedip fotoğraf çekmeye çıkıyorum, köpeğimi dolaştırıyorum, izlemem gereken dizilerimi izliyorum. Bu sıralar True Detective ve Justified'den sonra Black Sails korsanları kaptan Flint favorim oldu. 17. yüzyılda bir korsan adası olan Nassau'da olup biten her şey beni fazlasıyla ilgilendiriyor. Güneyli kovboy marshal Raylan Givens kalbimizdeki yerini çoktan aldı. Her anım onunla dolu derken ben kafayı eski sevgilisiyle bozmuş bir psikopat değilim elbette. Sadece normalden biraz daha fazla özlüyorum. Sevdiğim şeylere herkesin verdiğinden çok daha fazla değer veriyorum. Bırakayım da gitsin diyemiyorum.

İşte yine başlıyoruz. Yeni bir gün yeniden canlanacak hatıralar, tekrar anımsanacak tatlı anılar, kötü sevimsiz anılar. Bu dünyada gerçekten bir kötü insanlar var bir de iyi olanlar. Bir de çok iyi gizlenenler var davranışlarından bir şeyler çıkaramayacağınız iyi mi kötü mü karar veremeyeceğiniz tipler. İşte asıl tehlikeli olanlar onlardır. Kötüye kötü der ayırırsınız. İyi gizlenenler içinse yapabileceğiniz bir şey yoktur yapacaklarını yaptıklarında çoktan zarar vermiş olurlar. Haydi onları bulup ortaya çıkaralım, cadı avı başlatalım demiyorum. Ben bu dünyanın kötü insanlar olmadan dönmeyeceğine inananlardanım. Kötüler olmalı ki iyilere iş çıksın yoksa iyi olanlar bütün gün yatıp tembelleşen birer obeze dönüşmezler miydi.

İyi bir kovboy olarak ben koruyucu kanatlarımı açıp toplu barettamı kafasına doğrultabileceğim ve alnının çatından mıhlayabileceğim bir kaç at hırsızı edinmeyi kendi adıma çok isterdim. Kafamda bir melek imajı var. Bu imajın tam karşılığı da o. Bu meleği üzen onu inciten, ağlatan zarar verenleri yeryüzünden sonsuza kadar temizlemek gibi bir görevim olsun isterdim. İyi rating alacak bir dizi konusu olurdu. Kanun adamı değil bir kaçak. Kendi gizli ininden hiç çıkmayan, yalnızca kızın başı derde girdiği zaman silahlarını kuşanıp o serserilere dersini vermek üzere yola çıkan ve kendi adaletini dağıtan bir koruyucu melek. Bir meleği koruyan tehlikeli bir diğer melek. Şimdi bırakalım bu western maceralarını.

Konu dağılmasın lütfen. Bunların tümü birer fantezi. Ancak fantezilerimiz olmadan yaşamak ne kadar sıkıcı olurdu. Oturduğumuz yerden hayaller kurmak ve bu hayallerin içinde yaşamak da bir yaşam tarzı. Zihnin bir seçimi şizofreni. Gerçek dünya ile bağlantınızı koparıp tamamen kendine ait bir dünyanın içinde yaşamak ne kadar ilginç bir deneyim olmalı. Hayatın gerçeklerine karşı bir savunma mekanizması. Ancak kabusları kontrol edebilmek sanırım hiç bir şizofrenin elinde değil.

Tehlikeli fantezilerimiz oldu hep. Bizi çok üzecek, canımızı yakacak fantezilerimiz. Elbette hiç birini gerçekleştirmedik. Eğer bunları yapsaydık eminim ki büyük felaketlerle sonuçlanacaklardı. Sonuçta hiç birimiz ne bir süper kahraman ne de yaşadıklarını ertesi günü unutuveren varlıklarız. Unutmak acı şeyleri keşke bu kadar kolay olsa. Beynimizi formatlayıp tertemiz bir zihne bir anda sahip olabilseydik. Hem suçluluk duygularımızdan kurtulur hem de yeni bir hayata kolaylıkla başlardık.

Yaptıklarımız, bıraktığımız izler, başkalarının bizi tanıma biçimi. Bugüne kadar geleceği düşünmeden yapılan her davranış eylem ve tutum başkalarının bizimle ilgili yargılarının oluşmasını sağlayan şeyler. Bu tür algıları değiştirmek çok zordur. Peşini bırakmak gerekir bazen. Seni nasıl biliyorlarsa öyle bilsinler. Bu bazen incitici de olabilir ama bu algıyı değiştirmek demek savaşa girmek demek. Onun da dediği gibi "niyetini anlatmak için savaşa girmeden olmuyor"

Donanım, güç cesaret, kolay kolay kırılmayan bir yürek, düşmanlarına karşı sağlam durabileceğin sağlam bir zihne ihtiyaç var. Düşmanlar kim derseniz.. Benim çok fazla düşmanım var. Seneler içinde oluşmuş ben farkında olmadan. Arkamdan konuşup ben ortada yokken beni yargılayan herkesi düşmanım kabul ediyorum. Ne yazık ki bu yüzden arkadaş edinmiyorum. Çünkü bu ülkede insanlar kendi acizliklerinin acısını senin benim hatalarımı yargılayarak çıkarıyorlar. Başkalarının hayatları onların en büyük ilgi odağı. Kimse kendi hayatının derdinde değil. Hayat nasıl olsa bir şekilde akıp gidiyor. Her gün süren bir rutin; ev, iş, iş ev her gün bir menü, her gün yalanması gereken onlarca göt ve aybaşında alınan 3 kuruşluk maaş. Tüm bu sıkıcı hayata bu 3 kuruş için katlanılıyor. Bu onları rahatsız etmiyor ya da hayatlarından memnunlar.

Ben böyle bir düzene ayak uyduramıyorum. Sabah 9 iş başı akşam 6 iş sonu. Bu şimdi yaşamak mı? Evde bitmiş uzatmaları oynayan bir ilişki, boş verilmiş başı boş bırakılmış baş belası bir velet. İşte sistemin bana sunduğu yaşam bu. Asla uyum sağlayamadım. Şu saatte şurada ol dendiğinde olamıyorum. Kendi dünyamın fazla içindeyim. Dışarıda olup biten şeyler beni pek fazla ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren tek şey kalbim. Onun hissettikleri, onun beni sürükleyeceği neresi varsa oraya gitmeye her zaman hazırım. Ben hem muhalif olup hem iktidarın garabetini eleştirip hem de iktidar kurumları için para karşılığı belgesel çeken Can Dündar olamam. Afedersiniz ama hiç bir şey yapmamayı tercih ederim. Sadece aşık olmak istiyorum yüksek müshadelerinizle. Ve aşkımı yazmak istiyorum. Sonra onu boyamak, fotoğrafını çekmek, kolajını yapmak istiyorum. Politik olaraksa doğru yerde durmak benim için yeterli. Hiç bir bayrağın amblem ya da logonun altında marş söylemem. Ben kendi cumhuriyetimin lideriyim. Bu cumhuriyette tek geçerli yasa aşkın yasasıdır.

Benim yasalarımda aşk ölümsüz kılınmıştır. Lideri ben ölüp gitsem de aşk sonsuza kadar yaşar. Ben belkide erken öleceğim. Yani kırık kalbim öylesine acıyor ve ağrıyor ki bunu hissedebiliyorum diyelim. Hayata dönebilmenin biraz daha yaşayabilmenin bu lanet dünyanın nimetlerini umursamadan sadece tutkuyla bağlı olduğum meyvemi istiyorum ben. Bana meyvemi verin yeter. Dünyanın geri kalanını alabilirsiniz. Kıvırcık saçlımı melek gözlümü verin. Hem yaşam öyle bir şey ki bahşedilmiş her canlı zaten ölümsüz değil mi. Ölümün tersi yaşam değil doğumdur. Bu yüzden yaşam sonsuzdur işte. Ne kadar yaşarsam yaşayım, dünyaya ne kadar gelirsem geleyim yine onu bulacağımı o kadar iyi biliyorum ki.

Spirituel dünya ile bağlantım agnostik oluşumdan dolayı zayıftır. Ancak çevremde bu konuyla ilgilenen o kadar çok insan vardı ki bende kulak dolgunluğu biraz biraz da okumayla bir kaç bir şey öğrendim. Materyalist bir ailede büyüdüm ben ancak babaannem hafızdı. Bütün gün kuran okur kulağıma arapça cümleler fısıldardı. Beni korumak için yapardı bunu. Çok sevgili torunuydum. Sevdiklerini korumak demiştik ya hani. İşte bunu kabul ediyorum. Ne yolla olursa olsun, ister silah ister dua ister kiralık tetikçi bir şekilde insan sevdiklerini korumak zorunda bu dünyanın zalimlerine karşı. Bu yolda her şeyi mübah sayıyorum. Şimdi biri ona bir zarar verecek olsa ben katil olmaz mıyım. Canımın canını yaksalar kendi hayatımı yakmaktan gözümü kırpmadan kaçınır mıyım. Cevabı ortada. Benim için daha değerli daha önemli ne var ki bu hayatta. Hayatım onun kadar değerli değil. Tam aşk cinayeti işleyecek karakterde bir herifim. bu da beni korkutucu kılıyor. İsterdim ki daha normal daha standart bir adam olayım. Ama hayat benim böyle olmama izin vermedi. Hayatı suçlamıyorum olacağım varmış. Tercihlerimi yaptım hepsi kişiseldi. Kimseyi suçlamıyorum. Babamı da özgür bıraktım. Mezarında rahat rahat uyusun.

Gençliğimde yani ilk zamanlarında ergenliğin bitişinin kurtulunmak istenen bir baş belası haline gelmiştim. Babamda annemde yeni birer aile kurup birer erkek evlat sahibi oldular. Ben ne annemde ne de babamda huzur bulabildim. Annemde üvey babamla babamda üvey annemle geçinemiyordum. O yüzden okuldan kaçıp soluğu Beyoğlunda alıyordum. Beyoğlunun 90lardaki hali genç bir adam için fazlasıyla tehlike doluydu. O zamanlar polis her türlü işkenceyi yapıyor, İktidarın hem sopası hem torbacısı olarak haracını toplayıp işine bakıyordu. Sokağın ortasında bunları görmek zor değildi hiç bir zaman. Ben Beyoğlunda büyüdüm. O kültürün tozunu yuttum. O tozu yuttum yutalı da dönülmez bir yola girmiş oldum. Bundan sonra yaşayacağım her aşka kendi acılarımı, kendi karakter defektlerimi taşıyor olacaktım.

Peki birbirini tutkuyla seven iki insanın biri ben oluyorum tüm bu olan bitenle ne alakaları var? Neden bütün bunların ceremesini bu iki insan çekiyor. İşte sorun burada. Geçmişi geçmişte bırakmalı. Bırakmalı ama senin sen olmana sebep şeyler varken ortada değişim birden bire olmuyor. Seni sen yapanların silinip gitmesi kaybettiğim o çok sevgili kişinin acısının ağır ağır basmasına bağlı. Onun için her şeyi göze alabilecek misin. Sonsuza kadar değişmeyi, Kendinden geçmeyi, ruhunu ve bedenini temizlemeyi başarabilecek misin. Biraz ama çok az motivasyona ihtiyacım var. Dün gece yaptığım telefon konuşması bu motivasyonların başlangıcı. İste, yeter ki sen iste olayım. Değiş de değişeyim. Ol de olayım. Öl de öleyim. Ölmemi istemezsin ama istediğin gibi biri hal
ine gelirsem dünyalar hala senin olacak mı işte onu merak ediyorum çok. Başka biriyim ben. Ben bir başkasıdır. Olabileceğim çok Ekim var. Senin sevdiğin Ekim olmak benim kendimi sevebilmem demek. Eğer bunu başarabilirsem o zaman mutlu olacağım. Gözlerim açık gitmeyecek. Hatta gitmeyeceğim kalacağım. Senin ağrılarınla ilgilenmek için, iyi beslendiğinden emin olmak için, huzurunun keyfinin yerinde olduğundan emin olmak için. Çok mu bencilim ben? Kendi kendime gelin güvey olmak benim için en ama en kötüsü. Diyelim ki neye ihtiyacın olduğunu çok iyi biliyorum. Beni özlediğini, merak ettiğini nasıl değiştiğimi görmeyi istediğini biliyorum. Bunu kalbimde hissediyorum. Aşık insan gereksiz umutları fazla barındırır kendini kandırmayı ve kurduğu dünyaya inanmayı çok iyi bilir. Ama bu durum farklı. Sebeplerim var. Senin ve benim bildiğim özel şeyler var. Kimseye bu özel şeyleri anlatacak değilim. Bunlar bizim mahremimiz. Yeterince açık sanırım. Mahrem kelimesi her şeyi anlatıyor. Mahrem derken cinsel içerikli şeylerden bahsetmiyorum. Bizim bize ait sırlarımız var sadece bizim bildiğimiz. İşte güvendiğim şeyler bunlar. Bu iki kalbin sesi bana bunların neler olduğunu anlatıyor.

En önemlisi şu; artık seni anlıyorum, asla suçlamıyorum ve bu sefer söylediklerim gerçek. Ben ne kadar gerçeksem o kadar gerçek. Kendimi suçlamayı da bırakabilirsem daha da özgür olacağım. Sen özgürsün dilediğin gibi ol. Olman gerektiği gibisin. Dur abartmadan bir kaç şey söyleyeyim seninle ilgili. Sen benim için bu dünyada sevginin, güzelliğin, masumiyetin beden bulmuş halisin. Tanrı seni tüm bu vasıfların bir numunesi olarak yaratmış. Eh beni de yaratırken iyi bir planı varmış ama dış etkenler ve fanusumun kırılması, beni koruyanların birer birer yok olması olmam gereken numuneliğin dışına itmiş beni. Şimdi özüme doğru yüzmeye çalışıyorum. Bu okyanusun ortasında bir korsan adası. O adada insanlar özgür, bigelik ve erdem var. Dış dünyanın savaş gemilerine karşı güçlü bir hisar ve hanım liderlerine bağlı soylu şovalyeleri var. Batırılan gemimden, kırılan fanusumdan adama topraklarıma yüzmeye başlayalı epey oldu ama inan bana az kaldı. Benim topraklarım var orada. Üzerinde dünyanın hiç bir yerinde yetişmeyen meyvelerin yetiştiği, endemik bitkilerin ve minyatür yırtıcıların evcil birer hayvan olduğu bir adam var. Eğer o adaya ulaşabilirsem kendi kulaçlarımla. Sana bu cenneti açacağım. o zaman sen karar ver. Tüm dünyanın korkunç iktidarlarının ulaşamayacağı, masumiyetinin ve güzelliğinin zarar görmeyeceği bu cenneti görebileceksin. Kalmak zorunda değilsin üzülmem. Seni özlemeye ve beklemeye zaten alışığım. Bir büyük tur atarız atlarımızla seversen kalırsın benimle. İstersen seni medeniyete giden ilk gemiyle yollarım. Yorgun düştüğünde haber uçurursun sana bir kotra yollarım. kamarandan çıkmadan gelirsin geri.
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder