26 Şubat 2015 Perşembe

doğru giden yolda

İstanbul'un merkezine yakın gecekondudan bozma mahalleleri karlar altındaydı. Biz Emrah'la dere yatağına inen yokuştan düşe kalka iniyorduk. Donumuza kadar ıslandık. Tüm bu çileye değeceğini bildiğimiz bu mücadelenin sonunun istediğimiz gibi biteceğinden de emindik. Paramız tamam, paramızın karşılığında bizi bekleyen o şey de tamamdı. Yeter ki hedefe ulaşalım ve bir an önce sıcak evlerimizin yolunu tutalım. Bir de bunun dönüşü vardı tabi. Toplu taşıma araçlarının yarısı kazaya karışmış, diğer yarısı da zannedersem donmuştu. İstanbul'un göbeği bir dağ başı. Yapacak tek şey ise yürümek olacaktı. Kaymadan düşmeden kendimizi evlerimize atabilsek ve yapmamız gereken şeyi, bizi o derinlerdeki hastalığımızdan kurtaracak o ilacı bir kere kanımıza karıştırdık mı karın soğuğun ve ve tüm bu keşmekeşin bir keyfe dönüşmesini izleyecektik ufalmış kapanmaya başlamış hazlı gözlerimizle. O kendi ben kendi evimde elbette. Bu kovalamaca ne ilk ne de sondu. Sonucunda paramızla rezil olduğumuz, kazıklandığımız ve bu yüzden de derinlerde yatan canavarın bizi canlı canlı yemesi ne ilk ne de sondu. Tüm bu olan biten başlayalı çok çok uzun zaman oldu. 17 yaşındaydım. Kötü huylarımı edindiğim babamla cihangire taşınmıştık o zamanlar 90lı yılların ortalarıydı. 3 katlı bir evimiz Cihangirin en gözde sokaklarından birinde bulunuyordu. Ben lise sonu okumadım. Babam bana uyduruk bir özel okuldan para karşılığında lise diploması almıştı. Ama Güzel Sanatlara Sinema Televizyona girişimin tamamen kendi çabamla olduğuna inanıyorum. Üniversiteyi bırakalı 17 yıldan fazla olmuştur 2. sınıftan terk. Okula gitmiyordum ama kendi yeteneklerimin farkında genç bir adam olarak kolajlar resimler fotoğraflar ve boyadığım siyah beyaz karelerle karma bir sergiye bile katılmıştım. Genç bir sanatçı olarak umut vaad ediyordum doğrusu.

90lı yıllar o dönemin marjinal kabul edilen genç adamları için pek de şanslı yıllar sayılmazdı. Çiller hükümetinin iç politikaları uyuşturucu ticaretini terörist adlandırdıkları adamların elinden almış büyük bir hırsla dağıtımına hem içerde hem de dışarda çoktan başlamışlardı. Pis işlerin büyük patronları tek tek öldürülmüş artık kara para devletin himayesindeydi. E böyle olunca da satıcılar polis, alıcılar ise aynı kurbanlardı. Polis dilediğini kullanıyor, işi biteni bildiklerinden dolayı bir overdose süsüyle ortadan kaldırıp temizliyordu. Böyle şeylere çok tanık olduk. Zengin çocuklarına bir şey olmuyordu. Onlar bağımlılıkları içinde kıvranıp durdular sadece. sahipsiz garibanların başına ise her an her şey gelebilirdi. Ajanlık yaparlardı, kuryelik yaparlardı, torbacılık yapalardı. Bir keresinde 17 yaşındayken ben Abdullah Sokak denen o meşhur sokakta benden yaşça büyük bir çocuğun gidip ekip arabasından elinde uyuşturucu fişekleriyle dönüp bekleyen müşterilere dağıttığını hatırlıyorum. Şimdi kim bilir nerede ne yapıyordur. Belki de öleli yıllar olmuştur. İşte bizim kuşağımız böyle bir politikanın kurbanı oldu. Evde huzur bulamayan, sokakta kendine güruh içinde bir kimlik edinebilen herkesin bu tuzağa düşmemesi için hiç bir nedeni yoktu. Ne de olsa gelecekten beklentilere ait bir kanıt yoktu ortada. Kurt Cobain bir yanda söylüyor. Bizlerse Cobain'in söylediklerini bir marş gibi tekrarlıyorduk. "Rape me my friend Rape me again"

Hayranı olduğumuz her grup öyle yada böyle bu işe bulaşmış, dolaylı ya da dolaysız yoldan bu işin propagandasını yapar bir haldeydi. "Trainspotting" filminden bahsetmiyorum bile. Son model bir araba benim tercihim değil benim tercihim bu: yani koşulsuz tatmini bana sağlayabilecek tek şey: eroin. Oysa madem kapitalizmin sana sunduğu oyuncaklar sonsuz bir köleliği beraberinde getiriyor belki de doğru olan kendine vereceğin zarardan öte buna bir dur demek için örgütlenip sesimizi yükseltmekti. Ama hayır buna izin vermediler. Susun oturun işte size mutlak haz ve tatmin. Yeterki yolumuza çıkmayın. 90larda başlayabilecek bir gençlik hareketeninin bu şekilde bilinçli bir yolla engellendiğini düşünüyorum ben. Şimdi bu zamanda nerede öyle şarkı sözleri nerede Alice in Chains gibi gruplar. Elbette yok. Kimse ağzını açmamalı. Amerika Birleşik Devletlerin'in yarısından fazlası işsiz ve hiç bir şey üretmiyor. Sadece tüketiyor. Bu tüketenlerin yarısı ise ya ilaç ya da alkol bağımlısı. Kolay kontrol sağlanabilecek bir toplum. İşte bu modelin bir benzeri de bu topraklarda uygulanıyor.

Metrobüs hattındaki banliyölere gidip bir bakın. Eroinin şaşılacak derecede yaygın kullanıldığını göreceksiniz. Her durakta mutlaka bir kaç büyük torbacı sizi karşılayıp baş üstünde tutarlar. Tarlabaşında yıkılan eski karakolun arka sokağı bir uyuşturucu ticarethanesi. Bunu bilmeyen bir tane polis yok. Hatta bizzat orada ki komserlerden biriyle tanıştım. Adını şimdi anmama lüzum yok. Burunlarının dibinde dönen rezil ticaretten fayda sağlıyorlar. Antalya'daki Zeytinköy denen yere merak ettiğim için gidip gördüm. eroinin pakedi 5 lira kokaininse 15 lira bu ikisini 20 liraya alıp karıştırrarak gencecik insanlar aynı enjektörün içinde bu karşımı kendilerine zerk ediyorlar. Ne bir tane polis var ne de bu işe dur diyen birileri. Çocuklar kulaklarının arkasında insülin enjektörleriyle dolaşıyorlar. Gördüklerim karşısında şok oldum. Kullanılmış enjektörler elden ele paylaşılıyor. Sanki birileri bu insanları fare kobaylar gibi kullanıp gözlemliyor ve giderek yok olmalarını izliyorlar. Bir yandan ceplerini mahfolmuş hayatlardan arta kalan 3 5 kuruş parayla doldurarak.  

Bu düzen sizi kullanabildiğince kullanır sonra kullanılmaz hale geldiğinizde ya kendiliğinizden yok olur gidersiniz ya da iş başlarına düşer. Sizi yok etmek için bir an bile tereddüt etmezler. Ben sevdiklerimi, tutkuyla bağlandıklarımı, belki de ömrümün sonuna kadar kendimi adayacağım insanları işte bu yüzden kaybettim. Bu yüzden işsizim bu yüzden girdiğim bir iş yerinde bir kaç gün geçmiyor ki hakkımda abartılı dedikodular başlıyor. Ben uyuşturucuyu bıraksamda onunla olan geçmişim benim peişimi bırakmıyor. Bütün bu olan bitenleri değiştiremiyorum bu yüzden de huzur bulamıyorum. Genellikle kaderime lanet edip acımı dindirmenin bildiğim tek yoluna doğru adımlarımı sıklaştırıyorum. Karda kışta düşe kalka. Üstelikde her seferinde kaybedeceğimi bile bile yapıyorum bunu. Yarın tekrar aynı mücadele aynı kayıplar ve aynı yok oluş. Geçmişe dönüp başıma gelecekleri değiştirmemin bir yolu yok ama davranış biçimlerimi değiştirebilirim. Peki bu kolay mı? Hayır. Belki de dünyanın en zor şeyi. Bir insanın kendi zihniyle olan en büyük mücadelesi bu. Genellikle de kaybeden kurtulmak isteyen benliğim. Çnkü hedefe bir kere ulaştım mı dert edindiğim tüm bu kötü hayat 24 saatliğine duracak ve ben kendimi geçmişimi, yaşadıklarımı kaybettiğim sevdiklerimi unutacağım. Bir kere daha huzurlu olacağım en azından bi 24 saat daha.

En çok üzüldüğüm şey ne kendime verdiğim zarar ne harcadığım tonla para ne arkamdan konuşulanlar ne alnımdaki kara leke. Benim tek üzüldüğüm güzel yüzünü melek gözlerini, tatlı gülücüğünü iki yıldır göremediğim canım sevgilim. Beni iki yıl önce tüm bu fenalıklara tanık olduktan sonra terk etmekten başka çare bulamayan sevgilim. Yanında olduğum zamanlar çektiğim acının yarısını çekmedim. sarılıp uyuduğumda her şeyi unuttum. Tüm ısdırabım durdu. Bunları çok iyi hatırlıyorum. Benim için verdiği mücadeleyi, bu tür konularda hiç bir deneyimi olmamasına rağmen sadece beni sevdiği için katlandığı davranışlarımı çok iyi hatırlıyorum. Bugünkü aklım olsa sadece ona sarılır birlikte mutlu olabilmenin yollarını arar dururdum. Bana seçeneklerde sunmuştu. Ya bunu tercih edeceksin ya da beni. Ben ikisinden de vaz geçmek istemedim. Nasıl olsa sevgimden emindim. Onu kaybetmekten korkmadım. Nasıl bir duygu olduğunu o haldeyken tahmin edemedim. Meğer her türlü acıdan üstünmüş. Sevdiğin adanmak istediğin birini kaybetmek, 4 gün boyunca çekeceğin kabus dolu yoksunluktan çok daha korkutucu. Sevgilimi kaybetmenin acısının bir ömür boyu süreceğini anladım. Bir daha yüzünü görememenin, eline yüzüne dokunamamanın acısı her türlü acıdan betermiş. Eğer öldüğümde yanında olabileceğimi bilsem hiç düşünmez ölürdüm. Kimileri buna saplantı diyor. Bağımlı insanlarda görülürmüş. Bğımlı insanlar beni ilgilendirmiyor ki ben buna aşk diyorum. Köprünün altından ne kadar su akarsa aksın değişmeyecek tek şey bu aşk. Belki klişe olacak ama onu benim kadar kim sevebilir ki. Şimdi bu da pek tezat olacak ama ona benim kadar kim zarar verdi ki. Bu yüzdendir benden kaçışı zaten. Ona kabus dolu en az bir yıl yaşattım. Her allahın günü benim hastalığımla boğuştu. Ona hak vermeyim de ne yapayım. Dünyadaki en acı şey bu dünyada her şeyinizi vereceğiniz en çok sevdiğiniz kişinin hatıralarında kötü bir yerde durmanızdır diye düşünüyorum. İşte bu bence en büyük acı. Ne bağımlılık ne ölüm ne de elinden alınmış bir özgürlük.

Şimdiye kadar hastalığımın bana verdiği davranış biçimlerinden ve patternlerinden kurtulabilmiş değilim. Her şey ve herkes beni çok üzüyor. Çok hassasım. Sulugözüm, nevrotiğim, panikataklarım var. Nasıl yaparımda tüm bu negatifliklerden kurtulurum diye çabalamaya çalışıyorum. Kendimi İstanbul'un dışına attım. Annemin yanına, yapayalnız kalıp bol bol düşünebileceğim bir yere kapattım kendimi. Burada ne kimseye ulaşabiliyorum ki zaten bunu istemiyorum ne de hayatta kalıp alnımdaki damgayı bilmeyen bir iş verenle anlaşıp çalışmaya gayret etmek zorundayım. İşin zor olan yanı şu ki ben çok göz önünde biri oldum hep. Yani benim ne mal olduğumu bilmeyen yok. Bu yüzden de büyük bir şehirde tutunmam zor. Şansımın çok yaver gitmesi gerekir ki şans denen şeyin uzağımdan yakınımdan geçtiği görülmemiştir. Şimdilik planım kullandığım ilaçları azaltmak, sevdiğim tek insan için yazmak, ruhumu ve bedenimi iyileştirmek. Öyle inanıyorum ki benim ki kadar büyük bir sevgi bir yolunu bulacaktır. Ben ne kadar iyileşirsem kötü hafızalar o kadar silinecek ve yerine gelmesi beklenen iyileri yerleşecek.

Çok fazla çaba sarf etmem gerektiğinin farkındayım. Şu an bu gücü kendimde bulamıyorum ama zamanla bulacağım. Her günümü aşkıma giden bir yol haritası üzerine programlayıp kuracağım. Aman o bunları bilmesin ya da bilsin mi bilemiyorum. Ben standart insanlar gibi standart ihtiyaçların yönettiği biri değilim. Belki de biraz sıradan şeylerin önemini kavramanın zamanı gelmiştir de geçiyordur bile. Ne kadar zaman aldığı önemli değil ne kadar ilerleme kaydedeceğim önemli benim için. Ben zaten özlemeye ve hayal etmeye fazlasıyla alıştım. Size bir fotoğraf göstermek isterdim ama bu onu incitir. kıvırcık lüleleri, incecik bedeni şekilli vücudu hafif çarpık bacakları ve güzelim ayaklarını anlatmamla yetineceksiniz. Bunları yazarken inanır mısınız heyecandan başım dönüyor.

Eski benden eser kalmaması benim için çok önemli. Spor adamı değilim ama oldukça çelimsiz bir hale geldim. iyi kötü bir yüzüm var onla idare ediyorum. Çok tuhaf ama insanın bedenini geliştirmesi diğerlerinde olumlu bir etki bırakıyor. iyi bir beslenme diyeti, düzenli spor, temiz hava meditasyon şimdilik programım bunlar. Bir de okuma listem var. İzlemem gereken onlarca film her gün başına oturup yazacağım bir blogum var artık. Daha önce ona yazdığım mektuplardan da koyacağım bu bloga.
   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder