28 Mayıs 2015 Perşembe

EVE DÖNÜŞ

Eve dönüş ama anahtarsız. Dış kapıyı kartla açıp terasa çıkıp terastan balkona atlamak işte eve dönüş. Düşüp gebermek pahasına eve dönüş en üst kattayız. Eh ev gibisi olmayınca insan her turlu riski göze alıyor. Ayakkabım aşağı uçtu ben değil ayakkabım ben balkondan evime sızdım. Konu komşu görmüş ertesi güm hırsıza yol gösteriyorsun diye tepeme çıktılar. Özür dileyerek durumdan bahsettim biraz da ağız payı verdim. Lan benim evim size ne. Neyse yalnız evime girdim temizlik gerekiyordu bolca umursamadım yattım uyudum. Ertesi gün kaba bir temizlik geldi elimden. İşe yaradığı kadar. İnsanın yalnız başına pek bir şey yapası gelmiyor. Sokağı ve müziği dinlemekten başka, sonra sabah kuşlarını.

9 Nisan 2015 Perşembe

Özdeki soru

Ben kimim, neden buradayım? Şehir oyunu kolay bir oyun değil kolay olmaktan öte oynaması keyif veren bir oyun hiç olmadı. Sabahtan akşama mesai, hırsla işine saldıran azimli bir dünya dolusu insan. Amaç konforumuz, amaç aile kurmak, çocuk yetiştirmek, üretimi şahlandırmak. Başarısızlığa, güçsüzlüğe asla tahammülü olmayan bir sistemin paralı köleleri olarak mutlu olmayı sahip olduklarımızda arayacak kadar cahiliz. Kimin verecek bir kaşık şefkati var kimin kime faydası var iyi bir soru. Faydamız işverenlere daha zengin olsunlar daha çok semirsinler. Bizde evimize yeni bir televizyon alıp mutlu olmaya çalışalım. Yorgun düştüğümüzde gözümüzün yaşına bakmasınlar. Ben bu mesai işini hiç beceremedim. Altından kalkamadım diye de hayatı kendime zehir edecek değilim. Beceremediğimiz şeyleri hemen seçimlerimize yansıtmalıyız bence. Zorlamanın bir alemi yok.

2 Nisan 2015 Perşembe

Karanlıklar Altında

Ben hayatımı nerede buldum. Sokaklardaydım daha gençken daha bitirimken. Bir devlet politikası kurbanı mı olacağım. Cahil kafam bunlara akıl erdiremezdi 17 yaşındaydım başımıza neler geleceğinden habersiz. Bu ülkede doğru bir politik tavır içinde durabilmek insanlığın en üst mertebesi sayın abiler. Milli kelimesinden oldum olası irrite oldum. Altında yatan millileştirilemediklerinden öldürülenler olduğundan elbette. En çok da çocuklar öldü. Sayıca değil ama çocukça.
 Kim yurttaşıyla uyum içinde kol kola olmak istemez ki. Hain, vahşi, ilkel yurttaşlarım bir yanda biz bile diyemediğim biz bir yanda parça parça. Unsurlara bölündük. Mezhebimizce, ideolojimizle, ahlak ve değer sıralamamızla ayrıldık. Ortak bilinç, bir olan akıl yolu bizi bir yerlerde topladıysa buna da şükür. Hakkın hukukun teminatı olabileceği belli kimlik kime aitse onun yanında olmak tek doğru seçimdi. Kimliksizleşmeyi tercih edecekken kimliği karalandığından ona sahip çıkan birileri vardı her azınlığın teminatı kimse ondan yana durmak vicdanımın kabul edeceği tek doğru yol.
 Yerim yurdum hiç belli değil ama yüreğimin ait olduğu bir yer var elbette. Hep oldu şimdiye kadar. Tutunabileceğim bir vicdanım, göstermekten çekinmeyeceğim bir sevgim vardı. Acı dolu bir karanlık ülke bu ülke. Acıyı her dem taze tutmayı ant içmiş bir milli kümenin içindeyim. Nasıl tutunulur bir yüreğe ışıksız bir göğün altında. Benim dersim bu işte maveraün nehir nereye dökülür artık biliyorum. Habersiz giden, gideceğini haber vermeyen hayat ortakları gördüm. Aynı denizin balığı olarak sudan çıkan bir bendim. Benden sonra o denizde kim oltaya geldi hangi balığı hangi yırtıcı yedi tanık olamadım. Duyduklarımla yetinirken çile doldurmayacağıma söz veren bir avcım vardı ama o da yalancıymış bıçağıyla yardı karnımı, ben bir karanlık avcının akşam rıskı oldum. Televizyonuna bir yüz, gündemi yaratan bir eylemci, sisteminin olmazsa olmaz bir parçası haline geldim. Kardeşlerim beni, bizi kullandılar. Babalarımızı ziyan ettiler, ailelerimize hakaret ettiler gene de kullandılar bizi.
Bazen aklıma gelip gidiyor. En iyisi kendini yakmak, bir meydanın ortasında cayır cayır alev almak ölesiye. Görsel bir şenlik ateşi bu. Enseme bir kurşun göğsüme iki devlet mermisi yemeden kendimi yakmak. Sivas ilinde yanan Asaf amcam gibi... yumuşacık sakallarına sarılırdım çocuk portremi çizerken o çakmak çakmak gözleriyle ışıl ışıl bakardı. O yandı ışık oldu. Sıra benim yanmama gelmedi mi. Benden daha genç evlatlar can verirken ben daha neyi bekliyorum. Ömrümü sokakta buldum ben. Ne bir ailenin içinde ne de bir sevgilinin kollarında. En çok bunu istemiştim sevgilimin yatağından çıkmadığım bir ömür. Bana kalırsa bu hiç olmayacak. Sokağa çıkana yasal bir mermi geliyor artık bu hainler bizi yataklarımızda da bulurlar.
Bir gece eylemi ihtirası içindeyim aydınlatabileceğim bir gecenin ışıklı eylemcisi olmak. Sevdiğimin de tanık olacağı geniş kapsamlı bir eylem. Her ilden her santralden gelen elektrik tellerine asılı birer çift pabucum olsun. Tabanları ışıklı ledlerle yanıp dursun. Sonra zamanında cereyana kapılan bir elektrik işçisi çıkagelsin çoluk çocuğuna ekmek götürürken sağ yanı felce kurban giden sol yanı kalp piliyle idare eden emekçi bir işçi tazminatıyla ancak tek kızına çeyiz alabilmiş... bu eylemi sol koluyla bitirsin.
Karanlık ülkelerin ışıklı evlatları olur. Cereyanlar gittiğinde mum ışığında tavla oynarlar analarıyla her düşeşe bir kahkaha patlatırlar mutluluk basit ve anlara bağlı değil midir. Geniş kapsamlı bir kesinti mutlu bir anı engelleyemez ama en geniş zamanlı bir ayrılık her acının temelidir. Ne yurttaşım ne de sevgilim olmadan bir ağaç gibi tekim hür müyüm hayır. Kardeşlerimse ormanlarım, her gün mezarları dolduruyor. Karanlığın altında biz ailesiz, küs ama ışıldayan.            

26 Mart 2015 Perşembe

Taş Kalp ve Biçarelik

Biçare insanlar içimizde merhamet uyandırır. Başlarına gelen onca şey nedeniyle biçare olurlar yani çaresiz hissederler. Ancak biçarelik hali akıl ile çözülebilecek insana has bir durum. İnsanın kendi kendini motive etmesi, herhangi birinin elinden gelebilecekleri beklemeden şahsiyet sergileyip ayaklarının üstünde durabilmesi onurlu bir olay. Onursuzluk kendini platonik bir duygunun altında ezdirmek değil, biçare halini duvarlaştırıp temcit pilavı gibi biteviye öne sürmek bir Kemalettin Tuğcu hikayesine benzeyen durumlar yaratmaktır daha çok. Bazılarımız bir Türk filminin içinde yaşıyor gibidirler. Bu yaşadıkları filmin içinde dağıttıkları çeşitli roller olur. Nuri Alço'lar olur, esas oğlanlar olur hatta tecavüzünden zevk alınan Coşkunlar olur. Kötü kadınları unutmayalım. Kendi düşük profillerinin günah keçilerini yaratarak kötü kadınlar ilan ederler. Başlıca düşmanlar bu kötü kadınlardır zira Nuri Alçolar da Tecavüzcü Coşkunlar da kapıdan içeri bilinçlice alınmışlardır.
Taş kalpli olma halinin başlangıcı sevgiden nasibini alamamış olmaktan, yokluk içinde yetişmekten başlar. Hırslar erdemlere engel olur. Açlık, açılacak farkındalıkları bastırır ve insanı kör eder. Aşklarını yaşarlarken insanların akılları paylaşılması gereken o faturalarda kalır. İlişkilerini bir "dengeli" alışveriş üzerine kurarlar. Ceplerden çıkan para kuruşu kuruşuna eşit değilse nedeni asla söylenmeyen bir huzursuzluktur başlar. Naif olmak taş kalpli olmaya engel değildir. Bu arada cehalet ile naifliği çoğu zaman karıştırırız. İnsan naif olur ama meraklıdır öğrenir. Biri vardır naiftir ama çevresindeki dünyadan bihaberdir, merakta etmez. Kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğuna kendi başına karar bile veremezler. Bazıları ise naiftir ama bilinçleri açıktır. Açlık içinde yetişmelerine rağmen zeka ile işin içinden sıyrılmayı pek güzel becerirler. Herkes bu kadar şanslı doğmuyor elbette. Biz akıl ile ruhun bir arada birlikte hareket ettiğini unuttuk gitti. Ruh kirliyse akılda çalışmaz. Sağlam kafa sağlam ruhta bulunur yani. Hayatta en hakiki murşit ise budur işte. Beden ve ruhun ahengi. İnsan nasıl olur da taş kalpli olduğunu idrak edemez. Aslında çok basit. Kendimize yakıştıramadığımız her şeyi inkar ederiz. Aslında kötüyüzdür ama bizce iyiyizdir. Canımın içi diye başlayıp senden sıkıldım diye devam edebilecek kadar büyük bir bilinçsizlik korkunç bir samimiyetsizlik ve körlüktür bu. İnsan nasıl olur da içindeki duyguların hangisine itibar edeceğine karar veremez. Bu durumun bir refkleks kadar doğal olması beklenmez mi? Biçarelik işte burada başlar. Biçare diye üzülürüz ama taş kalpli sıfatına birden bire dönüşmeleri tüm bu üzüntüyü alır götürür. Sonsuza kadar bu kabalıktan uzak durmaya karar verirsiniz. Kendinize boş yere kızmayın bir insanı körü körüne sevmek insana has doğal bir şey. Nedeni belli bile olmayabilir. Sadece kimyasal bir meseleden ibarettir kim bilir. Tükürük salgısındaki özel bir şey belki de sadece alışkanlık meselesi.      

17 Mart 2015 Salı

Dünya bir gülücük diyarıdır senin nazarında.

Dünyada yazacak onca şey var. Onlarca hikaye var hayal ürünleri, ilginç kurgular. Neden yazmıyorum diye soruyorlar bana. Benim yazmama bir tek neden var. O neden sensin. Ne siyaset, ne savaş. Yeterince yazan yok mu dünya meseleleriyle ilgili, memleket halleriyle ilgili. Benim kişisel bir derdim var dünya ile bağlantımı kestim. Ne bu dünya ne de bu topraklar bana bir şey verdi. Senden aldığım yeryüzünün en değerlisi. Kaybettiğimde öyle oldu. Bundan daha ciddi yazacak bir şey bulamıyorum. Tüm bir ömre yayılıyor. İnsanın inkar ettiği bazı gerçekler oldukları gibi durur. Hayatlarının sonuna kadar onları takip eder. Bir yerlerde onlara tekrar rastlarız. Görmezlikten gelerek geçmez bir ömür. Benim görmezden geldiğim  karşılıksızlıkların çilesi. Dünya gördüğümüz anladığımız kadar bir yer. Kendini kandırmak ayrı görmezden gelmek ayrı meseleler. Eziyetimizi biz kendimiz biçeriz kendimize. Kendini cezalandırma yöntemleri çeşitli ve rengarenktir. Cezalarımızla ahenk içindeyiz. Kendi kendimin tutsağı olmuşum ben. Yalnızlık Allah'a mahsus ise en el hak diyorum. Canlı canlı derimi yüzdürmeye karar verdim. Bir acıyı başka bir acıyla geçiştirebiliriz ancak. Yeni bir mutluluğun umutları çok uzak bir yerde saklıyor kendini. Karşılığı iyi bir hak ediş. İyi insanların iyi insanlara ihtiyacı vardır. Sen sevgilim iyi olmaktan çok uzaklaştın. Ben iyi bir insanım senin yargılarında bir şeytanım ben elbette. Ama şeytanın ilk özgür düşünür olduğunu bilir misin. İsyan ettiğinden kovulmuştur tanrının huzurundan. Evet ben gözle görülür bir şeytanım. Kanatlarım melek tüyünden yapıldı siyah ve kuzgunidir abiler. Ben bir kuzgunum Poe'nin omzuna konan. Adresini soran bir sakayım. Baş nahiyem kızıldır benim.
Kötü biriyim ben. Sorumsuz, bencil, hak hukuk bilmez. Adalet beni eline geçirdi geçireli ektiğimi biçiyorum. Ne adaletmiş ne evrenmiş be kardeşim en yakınım ben bakınca soyunamadı kaldı. Savunmasını hiç bırakmadı buranın yerlisi, köylüsü eşrafından çekeceğimiz varmış. Adamı halka halka doğruyorlar, diri diri yakıyor bu Orta Doğu. Melankoliyi genlerimizle sırım gibi işlemişler. Her yerde izlerin saklı senin. Dünya bir gülücük diyarıdır senin nazarında. Umarım bunu erken anlarlar değer verdiklerin. Sana dikkat et demeli miyim. Sen bildiğini okuma diye arkanda duran onlarca bacı kardeş var. Kimden bir hayır beklediysen yalanın dibi çıkmadı mı bu hayatta. Adam olmak kaç kulaç kaç arşın kaç metre. Peki ya sonu nerede. Bir dostum diyor ki gerçek bir adamın düşmanları olması doğaldır. Ben adam mıyım?
Sevdiklerimizdir en çok canlarını yaktıklarımız. En yakınımızda onlar vardır da ondan. Pencereden bir seslenişin vardı "Ekim" Başımı kaldırıp bakamadım bile seni ellerimden telaş içinde kaçırırlarken. Mektup her zaman adresine ulaşıyor. Benim mektuplarım allı ve pullular olmaları gerektiği gibiler. Hiç eksik olmuyor bakışlar nidalar hayatımdan. Gözlerimin önündeki film şeritleri ile kendi ölümümü kaç kere karşıladım acaba üç mü dört mü. Yarım bırakılmış her şey tamamlanmalıdır. Evren de bunu istemiyor muydu. Yanılıyor muyum? Bıraksınlar yanılayım. Bıraksınlar saplantı olsun. Varsın olsun bir saplantı ne fark eder. Aşk yolunda her şey mubahtır. Güzellikler mubahtır, özlem mubahtır, sessizlik mubahtır. Yalnızlık mubahlığın daniskasıdır. Benim istediğim aşk bu. Çilekeşlik. Beslenme kaynağım bu. Ne Rumi'yi dinliyorum ne de felsefeyi. Ruhundan bana üflemiş diyorlar zatı muhterem için. Yazdıklarım platoniklerin kitabına sığıyor. Aynı sözlükleri yazmışız. Çileciler Hazcılara karşı. Marjinal törenler artık bize göre yerler değil. Kendini arakla güzelim. Senin omurgan müshade etmiyor böyle şeylere. Benimki ediyor mu sanki. Huzur aradığımız her yerde bir kıyış söz konusu. O değerlere ayıp edenler bu dünyanın ateşinde yanarak ölecekler. Ben yanmıyor muyum? Ben de yanıyorum kendi ateşimde. Yandıkça da iyileşiyorum. Unutursam kalbim kuruyacak. Kuru bir dal gibi düşecek çatırdayarak toprağa. Toprağa karışacak yüreğim. O toprağı ellerinle eşeleyeceksin. Toprak toprak olalı böyle güzel eller görmüş müdür? Böyle güzel çıplak ayaklar yürümüş müdür üzerinde. Yeryüzünün çiçekleri dile gelse de konuşsa. Bir tatlı adım üzerimizde fidan olmaya yürek ister. Tabanına yandığım minik ayakların. Pembe ojeleri hatırlıyorum. O oje şişesi duruyor mudur dünyada bir yerlerde. Alıp saklasam. Çamaşırlarım tişörtlerim dolabından çıktıkları gibi tazeler hala. Bu yumuşatıcıyı sana özel mi üretmişler? Kokladıkça paylaştıklarımı hatılayıp duruyorum. Mübalağ yok bizde neyse o her şey. Bu güzel yeryüzünde çocukları sevmeli. Saygı duymalı yanan her bir yürek için. Paramparça edilmiş bu soylar bir bir intikam alacaklar. dünyanın adaleti bu. İnce ve süzülmüş bir ruhun erdemini anlamak zamanla olur. Bir umut işte. Zaman herkese ilaç. Onların saplantı dedikleri şey bağlılık yemini. Bir daha tanık olamayacaklarımız affedemediklerimiz bizi huzursuz edecekler. Kaç kişinin kanına girdi bu belalı duygu. Kaç kişiyi ömründen etti. Hasretle öpüyorum kirazımı. Ağlatanlar utansın.    

14 Mart 2015 Cumartesi

OOOOOF OF

Nicedir sürüyor bu hasret. Günlük diyaloglardan özenle temizleniyor adın. Benden başka kimse duymasın bilmesin artık icap ediyor lakin bu ne saplantıdır derler anlamazlar gül yüzlüm. Biz aşk için yananlardan olmayı seçtik. Hayat bizi bir kenara bıraksın. Temenni ettik ama lüzum dahi yoktu zaten yalnızlığın en nadir örneklerini toplayıp açıyorum yürek sergimi. Hayatın palazladığı karakterlerden biri olayım da öyle çıkayım karşına. Her işine yetişip yorulduğun yere han kurayım ey. Dünyayı idrak etmesem dünya nedir. Öyle sevmişim ki dünya nedir anlamam. Aşık oldum yüreğimden bir gam almam her an isterim ki gökten düşen yağmura denk olayım da yağayım çatına pencerene. Ne büyük hasrettir ne yaman iştir ayrılık. Ne salık verdiler sana da bu kadar el oldun. Kendini kaç kurtar bir sana denmedi. Benim en yakın bildiklerim kopardı benden. Biz neden hiç kendi yolumuzu tayin edemeyiz. İnsan içini dinlemez de dışarıyı dinler. Senden başka kim bilir tüm bu değeri. Kollarında kaç kere hastalandım. Elindeki şefkati benden iyi kim bilir. Kimsede görmedim öyle dokunuş. Sarar iyi eder acıların tümünü o efsunlu dokunuş. O melek çağrısı. İyi olacaksın Ekim duy sesimi. Ben inandım tanrının varlığına sayende. Kadim ruhlar yaratmış nadide döner dolaşır yeryüzüne düşerler. Bizim yanımıza yakınımıza düşenler kuştur birer. Göğsü kızıl ya da başı birer saka.

Tükeniyor ömrüm varsın tükensin belki de acılar hep bitecek. Ne yücedir bu ruh, yaşam bahşedilen her şey zaten ölümsüz değil midir. Seven bir kalbin sonu var mıdır hiç? Derdimi gazellerde uzun havalarda tutuşturur durur oldum derbeder oldum ben çileyi bülbül ettim astım odamın tavanına. Zikrim sen fikrim sen dünyam sen. Kara oluyor geceleri gündüzlerin karası ayrı durmuyor geceden. Gecem de gündüzüm de bir. Rüyalarım ile gerçeklerim birbirinden ayrılmıyor hiç. Kızgınlıklarım ne de nafile ne nafile sözcükler. İnsan kayıplarını arar da bulamazsa yaşam yaşam olmaktan çıkmaz mı. Çoğunluğu yakarış içinde geçen zaman bir arabeske tutunmuş bizlere dert üstüne dert vermez mi.

Mutluluk bahar zamanı açan meyve çiçekleri değil de nedir. Biz bütün dünyanın güzelliğini bir kadına bağlamışız. Bu yüzden kızıyor yeni çağ felsefecileri bize. Mantığı pozitivizmi bir kenara atmak kimin haddine. Benim haddime mesela. Kendime kar çıkarabilecek bir düzen kurmanın derdine düşmeden yaşamak benim haddime. Sen tüm bu ruhsal çıkarımları benden başka kimden duydun. Bırakalım da biraz egom konuşsun. Olmayan egom. Tek düşmanım benim bahçeme izinsiz giren o bihaber alçaklar. Güçsüzlüğümüz baki bizim. Kendimizi bu ruhsuzlardan koruyamadık hiç. Bu sevginin bir benzerini göremeyenler köküne kibrit suyu dökmeye öyle hevesliydiler ki. Ben koruyamadım sağlam durup kendi bahçemi. Yenilgiyi hak ettim. Kırdılar kanadımı kolumu. Olağanüstü bir savaştır benim verdiğim. Mezarıma taşıyacağım bir sevme sanatı. Taşıma da yazsınlar severek öldü daha yaşasa daha sevecekti.

Hiç merak ediyor musun bu adam daha ne kadar sürdürecek bunu. Bir daha sevebilecek mi başka bir ruhu. Elimden gelen hiç mi bir şey yok benim. Gerçekten de yok elimden gelen bir şey. Ben sevginin önünü kapatmaya çalışmam bazıları gibi. Gömmem üzerine bir sunak taşı yapıp kurbanlar aramam kanıyla dindireceğim bu yangını. Ben olduğu gibi bırakıyorum bahçemi. Girip meyvelerimi çalanlara kurabileceğim hain tuzaklar icat edemem. Benim yöntemlerim yok savunmak için. Meyvelerim kime yedirmek isterlerse canlarını ona yediriyorlar. Zehirlemek istedikleri onlara kalıyor. Kim bilir neler oluyor pişmanlıklar aleminde. Aldatıldın yoruldun mu sende benim gibi. Benim talan edilen bahçemin üstüne kurulmaya çalışan bu çirkin ortaklığın ne karması olabilirdi ki. Talancının postu belli yakacağı yer belli.

Ben kimseye nefret beslemedim hayatımda beni kazıklayanlara bile açtım kapılarımı bile bile belki kendiliğinden vicdanları harekete geçerdi. Kazançlarım oldu insanları sevdiğim için. Bazıları anlayamaz dünyanın gönül işlerini. Gönül kelimesinden bihaberdirler ama onlara kolay kanarsın. Sana sunulacak hizmetler, alışverişin dayanılmaz çekiciliği. Tüm bu karlı ortaklık düşüncesi bir yerde tükenir son bulur. Alacağını alan alır gider verdiğinle kalırsın. Anlamazlar incelikten.  

12 Mart 2015 Perşembe

Mutfağıma döneyim.

Şimdi insan kendini suçlayıp duruyor. Hırpalaya hırpalaya cehennemin dibine sokuyor kendini. Sonra yeterince acı çektiğini düşünüp çıkışını bekliyor. Haklarının iade edilmesini, yarattığı değerin, çektiği cezanın kan parasını istiyor. Bu ilişkilerde bu adaleti dağıtan bir mesul sahibi yok. Tek karar vicdanlara kalmış. O vicdanı insanlar kendilerinde aramak zorunda. Yoksa bunca verilen emek karşılıksız kalması yeni isyanlara neden oluyor. Öfke filizlenmeye başlıyor. "Ekim sakin ol, yapma işte, diyeceğini dedin, söz tükendi, öfkeye dönüştürme" Kendi kendini ehlileştirmek, insanın kendiyle mücadelesi kolay iş değildir. Kendine söz geçirmek başkasına geçirmekten daha zordur. İkiye bölünmüşsünüz hangi kısmınız hormonel ve psikolojik anlamda ağır basıyorsa o tarafı yenmek beyin gücü, akıl dirayeti gerektiriyor. Zen çalışması gibi. Kendi kendimin laboratuarı oldum. Aşk insanı nasıl adam ediyor, geliştiriyor. Kemikleştiriyor. Bu iyi de kötü de. Saflığınızı, naif halinizi giderek kaybediyor, dünyevi gerçeklerin ve çağın gerektirdiği gayrı duygusal materyallerin gerçekliğini kabullendikçe sertleşiyorsunuz. Bir daha böyle sevip aşık olamazsınız. Bunları mezara gömmek demek kimileri için bir ilerleme. Belki gerçekten benim niteliklerim için çok acı bir durum. Değişiyorum çünkü. Ben ki değişmek istemem. Ne kadar hata yapmış olursam olayım. Paradan şandan şöhretten ne bileyim bir ton komformist yaklaşımdan uzak olan ben şimdiye kadar hiç kendimi alıştırmaya ihtiyaç duymadığım yavan tatsız duygusuz çıkarcı bir dünyanın belirtilerini kendi yanımda yöremde hissetmiş olmaktan korku duyuyorum. Aramızdaki on yılı aşkın yaş farkı, aile farkı, mahalle farkı gerçekleri suyun yüzüne çıktıkça çıkıyor. Bu beni giderek itiyor tutkumdan uzaklaştırıyor . Tutkuma üzülüyorum. Benim için çok değerli bir şeyin değerini gittikçe yitiriyor olması acı bir durum değil midir. Anlaşılmaz olması, anlamak farkındalık sahibi olmak için en ufak bir merak ya da çaba duyulmuyor olduğunun kanıtları ne yıpratıcı. Sonları oynamak. Bu güzel bir duyguydu. Bu tek taraflı tutku. Bu ürkütücü sessizliğin bir yerde bu heyecanı gelip karanlığa boğması haklı bir isyanın devlet sopasıyla bastırılmasından çok farklı bir şey değil. Bu faşizm. Bu değerli duyguların değersizleştirilmesi cehalet kırıntıları barındırıyor her nefesinde. Bob Geldorf Pink'i canlandırdığı The Wall filminde yıkılışının başlangıcı sevgilisinin onu terk edişiyle başlıyor ya. Sonra çocukluk travmalarıyla karşmış, Sonunda kaşlarını da kesip kurtlanmış bedeninden faşist bir lider çıkartıyor dönüşümü ona. Bob Geldorf'la bütünleşiyorum. "Sen! yabancıya benziyorsun, senden hoşlanmadım, çıkarın onu buradan!"  Bu travmalar benden sert şiddetli duyguların yönettiği, materyalist, kaba kuvvet yanlısı bir psikopat çıkartır mı? Akıl sağlığım el verdiğince çıkartamaz. Kendi yaralarımı Pink'inkilerle kıyaslayamam elbette ama The wall yazarları ve Alan Parker, o çiçeklerin sevişmesi sahnesini nasıl büyük bir ustalıkla tasarlamış olduklarını düşünüyorum. Dişi çiçeğin bir tür yamyam çiçeğe dönüşmesi ve rock star Pink'i sevgilisinin tüm olumsuz ruh haline rağmen o haliyle bırakıp gitmesi, kadının kendi piyasasını kurarken kendi garabetinde nasıl da gaddar olabileceğini anlatıyor. Tüm bu depresyonun katlanarak çoğalması ve bir hayranı kadının tüm isteksizliğine rağmen Pink'in odasına gelmesi ve kendini vermek istemesi sonun başlangıcını tetikliyor. Yıkım başlıyor, çıldırma kreşendosu ve duvarlarla sarılmış yalnız Geldorf. Bir de diğerlerince yargılanmaya başlıyor. Bu içler acısı tarifin içinden sağlıklı çıkabilecek tek bir düstur var o da bir skin head lideri faşist. Kadim manevi varlıklara dua ediyorum. Beni ehlileştirsinler. Bu kadar kafaya taktırmasınlar bana. Zaten filmi çok genç izledim o zaman da rüyalarıma girmişti. Bu milleti kıyma makinesinden geçirtirmesinler bana. Ben de eski tutkuma kavuşayım. Her şey benim için bitmiş olmasın, dünyayı halen genç gözlerimle görmeye devam edebileyim. Bu gerçekler çok kaba ve hiç bir yerinde bir incelik, süzülmüş bir ruhun barındırması gereken yeterli hassasiyetlere sahip değiller. Saygımı sevgimi yitirmeyim sevdiğime karşı. Amin.
   

8 Mart 2015 Pazar

Yana yana

Yalnız kalmayı nasıl becerebiliyorum doğrusu bende şaşkınlık içindeyim. Çoğu zaman yalnız kalmaktan hep korkardım geçmişimde. Sürüklendiğim akıntılara kendimle sürüklediğim birileri olmayınca yeterince güvende hissetmedim.
Güven içinde ve yalnız olmak. Yalnızlık en güvenli ortam. Başkasının bencilliğinden kendini ancak böyle koruyabilir kişi. Sevginin sömürüsünden ve hayatın acı faturalarını sözde eşe dayamaktan geçiniyor, ahlaksız bu millet. Benzeri ahlaksızlıkları yapmadığımı söyleyemem ama bunları nadiren yaptığımda içimde kendimden ziyadeyle korktuğumu çok iyi biliyorum.
Ben kendi kendini harcamış bir adam olarak şu fani dünyaya kakacağım bir kazık, dikili bir mülk arayışında olmak istemedim. Bu o kadar doğallıkla gelişen bir süreçti ki, önüme seçimler koyuldu mu koyulmadı mı bakmaya fırsatım olmadı bile. İnsan kendi hatalarının ürünüdür. Böyle bir laf vardı değil mi? Kesinlikle vardı. Ben bir üründense katıksız bir ruhum.
Bu yüzden vazgeçmek, beni yıpratan bu tutumun umrumda olması lügatımda yok. Güçsüzlüklerimiz çok benzeşiyor olmasına rağmen senin onurunu çok kırdım. Senin önünde gurur meselen varken benim özürlerimin ardına seninkiler gelecek diye beklemem hataydı. Çok gururluydun her zaman aferin sana ama hak ettiğim alçak gönüllüğünü de görmek isterdim doğrusu.
Bu bitmeyen mesele kadın - erkek ilişkilerini cinsiyetsiz görebilme çabası böyle sürüp gidecek. En azından ben hala çabaladığımı düşünebildiğim sürece. Ancak ve ancak kendi ölümümdür beni susturabilecek olan. Donanımlarımızın baş rahibinkinden, babamızdan daha ileride bir yerlerde olması gerekiyor. Mutluluk şartını o zaman konuşabiliriz ancak. Babamızdan çektiğimizi ne sen ne ben ne de bir başkalarının oluşturduğu çoğunluklar göz ardı edebilir. Şiddeti bırak bağırış ve çağırış olmayan tek bir gün arayışı içinde olan ne suçsuz çocuklar büyüyor ne evlerde. O zaman ne ev fark ediyor ne mahalle.
Açıp açıp kalp diyenlere bir şey diyemiyorum. Sev seni seveni diyebiliyorum ancak. Bu hayatımdaki en uzun yas oldu. Keşke biraz az gaza gelseymişiz. Konu sevgi olunca insanın arsızlaşası geliyor işte. Şöyle sadece bir bakıvermek ne kadar alabileceği ile ilgili yüreğinin, insana yetiyor. Sonra veryansın. Yana yana ne hallere geliyoruz. Tasavvufun bahsettiği yanma meselesi başlangıcında zırıl zırıl bir ıslaklık barındırıyor bence. Sonra kurunun yanında yaş hiç yanmaz mı öyle bir yanıyor ki. Verebileceğim en değerli ve tek bir öğüt var tüm insan oğluna evladına. Güçsüz olun ama dürüst olun. Kurduğunuz yapay dünyanın içinde var olabilmek imkansızlaşıyor zaten. Her şey temelinden çöküyor o zaman. Bir enkazın ardından yapabilecek tek şey içeride canlı birilerinin olduğunu umut etmek oluyor sonra. Hayat neşemiz kaçmasın. Bize arkadaşlarımız "Sen böyle değilidin ne oldu sana" demesinler. Çok üzücü.
Dünya üzücü bir yer bu yüzden ürettiğimiz günlük düşüncelerin çok fazla kısmı negatif. Buna bir de tuz biber olmasın sevilenler. Çok çekenler var hayat boyu. Biz neyiz kimiz ki? Başkalarının acısını kendimizinkiyle kıyaslamak ne tuhaf bir avuntudur, amma gereksiz amma vakit kaybı.
Acı acı açılacak sonunda yer yüzü, ferah yeşil meyveli düzlüklerin olduğu cennete bu dünyada kavuşuyoruz biz. Bu yüzden falcılar var, astrologlar falan var. Bir iyiliğin müjdesini veren olmak ne mutlu. Bende görüyorum ki güzel günler var önünde. Hep de böyle olacak zaten. Ben artık anladığını biliyorum. Senin kadar derin empatik zekalar ve sezgisel üstünlükler bu hediyeleri yetenekleriymiş gibi kullanıp bunun ekmeğini yiyorlar. Gerçekten istiyorsan elbette. Unutulmayacağını anlamak hiç zor olmadı. Başından belliydi. Ne gitmek kolay oldu ne vazgeçmek. Ne yerini tutabildi ne de doldurabildi boşlukları başkası, hayat. Öyle laflar etmişim ki durup düşünüyorum da aman allahım! Zamanda değiştirmek istediklerim sadece ama sadece bunlar. Dürüstüm öyleyse güçlüyüm.

7 Mart 2015 Cumartesi

İnanmayagörelim

Neden geliyor bunlar başımıza bizim? Hiç düşünmeden yaşamadık mı? Yaşadık gerçekten. En ufak şeyi dert etmeden nasıl yaşanır çok iyi biliyorum. Ama her şeyi dert ederek nasıl yaşanacağını da en iyi ben biliyorum. Çünkü dertlerimden çıkardığım bir sonuç varsa o da dert etmemek. İyi huylu, uyumlu, suyu duru olmak. Yüreklendirmek eşini dostunu hayatına rehberlik etmek ve orada durmak. Rehberlik ettiğin edeceğin mesafede. İşte bana yetecek şey bu. Hatta tek derdim. Sevdiklerimin her konuda rehberi olabiliyorsam benden daha mutlu insan olamaz. "Hey yavrum gülüşüne kurban" Yalnızca o gülümseme için bunu yaparım. Başka hiç bir nedene ihtiyacım yok. Çünkü o gülümseme çok şey ifade ediyor. Özden gelen o ses o çok hoş nidanın anlamı nazarımda büyük. Derin anlamlar yüklemek bir gülümseyişe gayet bilimsel bir iştir. Kafanız kaçmasın. Kimin nesine aşık olacağımı çok iyi biliyorum ben. Bu tutkuyu yaşamaya başladım başlayalı çok şey değişti. Partnerimde nelerin esas olduğu neyin önemsiz olduğu açıklığa kavuşuyor ama çok ağır bir zaman bu. Ağır işliyor. Bir gülücük çok şeye neden oluyor. Ben hiç bu kadar narin bu kadar ince bir kız tanımadım. Ruhu öyle hafif ki. Bu yüzden sürekli gülümseyişi.

Benim daha ciddi düşünmem gereken dertlerim yok. Hayat beni nereye getirdiyse oranın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Duygular hep ön plandaydı herhangi bir kaygıya mahal vermeden. Politik olmayı beceremeden. İyi ki de beceremeden. Hisler neyi işaret ediyorsa oraya söz ederek yürüdüm. Onca kırgınlığın onca yanlışın tek nedeni benim. Bu net gerçekle yaşamaya alıştım. İyi bok yedin demeyesin. Bir ben biliyorum pişmanlığın net işkencesini. Şu küçücük dünyada insanın aklını karıştıran ne çok şey var ne çok kirlilik var. Her birine tek tek yetişmeye kalkışmak ne nafile bir çabadır. Mutlu edebiyat olmuyor işte. Kontent adam neyini paylaşır ki? Hangi duygusunu. Basitçe geçer günleri, kolay uyur, okumaz yazmaz. Çocukken alışmak önemli değil mi? Hep çocuk kalabilsek her an her duruma kolay uyum sağlayabilir olur muyduk? Fena değil ha?

Şimdi söyleyecek çok şey olmasına rağmen hiç bir şey söylememek nedendir ki? Bu umursamazlık bir yere kadar sürecek işte. Sakınan gözlerimize o çöp batıncaya kadar kaç yıl geçmeli bakalım. Büyüyebilecek miyiz içimiz gibi kimseye benzemeden. Ağırdan alıp iyice anlayabilecek miyiz kendi kendimize neyin bizim için daha iyi olduğunu.

Tek meselem ol istiyorum hayatta. Zaten öyle de; her iyi huyun alışkanlığını kazanmak için hiç bir zaman geç değil. İnançlarımız önemli. İnsan bir şeye inanmayagörsün. Tüm büyüler gerçek olur. Sevda büyüleri, kara büyüler, iyi büyüler kötü büyüler, tanrı ve melekler. Yeter ki inan gerçek olsun. Ben kendime inanmayı seçtim. O pazarları yaptığımız pahallı kahvaltılarda klişe ateist lafları etmekten hep kaçındım. Sen bunu bilmiyorsun mesela. inançla ilgili görüşlerimiz nelerdi bizim hatırlamıyorum. Hatırlamamayı ben seçmedim. Kimseyi ele vermem. Seni kimseye vermem. Kıyamam çünkü. Ben çok mu iyi biliyorum sana bakmayı sanki? Açıkça kendimden başka bir şey düşünmem ben. Ama seni herkesten çok düşündüğüm konusunda hem fikir olalım artık.   Yemin ederim. Bana inan. Mutlu bir çocuk oldum. Çocukluğum mutluluk içinde geçmiş gibi yapıyorum. İnandım buna. Yaralarımı sardım, dostumu yedim bekliyorum. Yılların ardından gelecek ilk anı. Abartmazdım hiç. Abartılmış duyguları sevmedik hiç. Bir duygu ne kadar yalınsa ne kadar "ne kadarsa" o kadar gerçek olduğunu düşündük. Bilemem ama yine de söz veremem sen de veremezsin işte o yüzden. Zaman senin zamanın. Sözler edildi, taraflar alındı. Geçmiş geçmişin küllerine kavuştu. Gelecek geleceğin simlerine.

6 Mart 2015 Cuma

Kiraz Zamanı


Günler geçiyor zaman ilerliyor kuzum. Bir kiraz yiyişin vardı yatağın üzerinde bağdaş kurup. Ne güzel bir sahneydi o giriş katındaki evin perdeleri kapalı odasında, süzen ışık camdan, yarı karanlıkta çıtırdattığın kirazlar. Sabah kahvaltısıydı bu. İşe gitmek için giyinmiş hazırdın. Ben sigarayı tercih etmiştimdir her zaman ki gibi kesin. Beni kiraza davet ettiğini hatırlıyorum. Bu daveti nasıl geri çevirecektim ki. Bir kaç tane attım bende ağzıma.

Kiraz zamanı gelecek mi bu sene? Ben görür müyüm o günleri. Kulağımıza küpe yaparız kirazlardan sonra kulaklara dalar yeriz bir ağacı yer gibi. Uzun heybetli gövdesinden bir ağacın kırmızı renkli dehşet tatlı meyveler yemek ah! Biz çocukken meyve bahçelerine dalardık. Erik kiraz elma incir ceviz dut. Önümüze ne gelirse koparır yerdik. Bu karşılıksız ziyafet bize hem meyvenin sahibine karşı bir suç işliyor olmanın heyecanını verirdi hem de ağzımız ballandıkça ballanırdı. Yakalanmaktan hiç korkmadık. Meyve sahiplerinin çoğu kalender insanlar olurlar. Bütün ağacı kurutmak gibi bir niyetiniz yoksa süne zararlısı gibi tabi. Bazı veletler yok değildi, elinde cebinde poşediyle gelip eve meyve taşımak niyetinde olan. Yere yeni düşenlere bile tenezzül etmezler, bütün hırçınlıklarıyla en çok meyveyi toplamaya girişirlerdi.

Ben işte bu çocukların yönettiği bir dünyada yaşadığımızı düşünüyorum. Hırsla her şeye sahip olmanın yarattığı bu hırçın arzu onlara gelecekle ilgili sağlam bir yer garanti ediyor gibi görünüyor. Benim derdim meyve yemek. Kendi önümde duran, elimin uzandığı mesafeden koparabildiğim hakkım olan meyveyi yemek bana her zaman yetti. Bahçeden kovulduğumuzda ise arsızlık yapmadan gitmek bir erdem sayılırdı çocuklar arasında. Kimileri bahçe sahibine kafa tutar amacı bağcıyı dövmeye götürürdü.

Çocukken uslu bir çocuktum ben ne olduysa sonradan oldu. Dünyanın meyvelerinin nimetlerinin hazlarının peşinden gittim. Başka dünyevi meseleleri unuttum gitti. Dünya haz dolu bir cennet değil miydi? O halde bundan sonuna kadar emebildiğim kadar emecektim. Bazı geceler uyandığımda birdenbire kendimi bir şey emerken yakalıyorum. Dudaklarım sanki bir emziğe ya da bir memeye yapışmışlar da tadını çıkara çıkara emiyorlarken yakalıyorum kendimi.

Beni emziğimden koparanlara lanet olsun! Hepsi hepsi istediğim içebileceğim kadar süttü benim. Darmadağan ettiniz süt bahçemi. Durdum düşünüyorum şimdi. Beni seven arkadaşlarım var çoğu kadınlar. Sen olduğunu bile bile seviyorlar beni bir karşılık beklemeden. Ne onur kırıcı bir şey mi? Sevginin aşkın onurla gururla ne alakası olabilir. İnsan haykırdıkça haykırmalı durmadan. İstedikçe istemeli emziğini.

Benim yerim yurdum hiç olmadı. Bu dünya benim mesken. Hiç bir yere ait hissetmedim ama birilerine ait hissetmişim. Bu iyi midir kötü mü bilemiyorum. Sadece kirazımı yemek istiyorum.
Dünyanın neresinde olursa olsun. İster Kadıköy'de ister NYC'de. Bir metro durağında ya da bir parkta. Vişnenin anavatanı Karadeniz'miş meğerse. Çocukken gördüm Ordu'da. Babamın memleketinde. Çeşitleri bile vardı. Mesela taflan adında vişnemsi ama daha buruk bir meyve vardı. Sonra sarı ama tatlı kirazları hatırlıyorum. Meyvenin anavatanı Anadolu olmalı. Bu kadar çok melez yoksa neden burada yaşıyor olurdu ki? Kirazımı koklamayı özledim. Seviyorum.
     

4 Mart 2015 Çarşamba

İnsan sıfatında çok geldim gittim.

Yeryüzündeki tüm acıyı bir kişinin üzerine dayamış durumdayım. Bazen söylemeden edemiyorum işte. Bazen susmak en güzeli oluyor. Sadece susmak. Bunu zamanında halk ulaşımında bir yerlerde yakalayabiliyorsun bazen. Dolmuşta hüngür hüngür ağlayan genç bir kadın. Sinop'un yerlisi, köylüsü eşrafından. Başına bir iş gelmiş bellki ki kaldıramamış ağlıyordu. Dolmuş şöförü şöyle dedi kalıp: Kimsenin sana bir şey dediği yok. Ben iyi misiniz diye sordum. Şöför yolcunun ruhsal durumu hakkında biz diğer yolcuları bilgilendirdi. "Psikoljik sıkıntı içinde de" dedi. "Kimsenin sana bir şey dediği yok" cümlesi bir çok şeyi açıklıyordu aslında. Dolmuş şöförünün ve kadının bilip de bizim bilmediğimiz o kötü şey neydi acaba ve hayatının baharındaki bu genç kadıncağız neden yolcuların  kendisiyle ilgili bilip söylemek istedikleri bir şey varmış gibi düşündü. Bu şey her ne ise  neden kadını böyle bir utancın içine sokuyordu. Ayrıca kadının afişe olduğunu düşünmesi onun herkesi tanıdığına ilşkin düşüncesinin içinde paranoid bir şey saklıydı. Biz yolcular bu bilgiyle o kadına nasıl bir zarar verebilirdik ki. Bunun gibi bir paranoid düşünceye insan neden kapılır?


Kadıncağız binerken dolmuşa "Yalnız başıma oturayım ben" gibi bir şey dedi. Zannedersem bu cümlesini biz diğer yolcuların küstahlık gibi göreceğini düşünmüş olmalı. Küçük yer hassasiyetleri işte, herkesin birbirini tanıyor olduğu bir yer olması hali insanı paranoyak etmesin de ne etsin. Yerinde bir cümle ön sırada yanyana oturan kız öğrenci tayfasından geldi. "Dolmuşa gel" Beni de tanımışlardı. Kampüsistan kuşağı gençliği. Ben olsam ben de aynını düşünürdüm harbiden de dolmuşa gel. Gidene kadar yol boyunca arka sıradan bir yaşlı teyze kadıncağızla ilgilendi. "Ağlama kızım vs" Bizde Sinop yollarının yeni tünellerinin tadını çıkardık. Işıklandırmasıyla saykodelik uzun tünellerden geçtik. Yanımdaki amca acı acı soğan da koksa bu tür durumlara karşı hazırlıklıyım. Arkadan birisi bir şişe kolonya boşalttı da fena olmadı o da derken iki kokunun birbiriyle karışımı bu sefer nükleer bir atığa benzedi. İnsan sadece 40 dakikalık bir yolda neler neler yaşıyor. Seni düşünmeden geçirdiğim bir kaç günün özetini yazsam alt tarafı böyle hikayeler çıkıyor işte. İnsan sıfatında çok geldim gittim.    











2 Mart 2015 Pazartesi

Bir zaman gül için zaradüş oldum


Dün gece ne yaptıysam yapayım uyuyamadım. Uyku ilaçlarım var ama bir taneden fazla almak istemem. Öyle malak gibi ekrana baktım. Konuştuğumuz bir hanım efendi var birden yok oldu gitti. Yetim ski gibi kaldım ortada. Uyumuş meğerse peh işe bak. insana ninni gibi geliyor söylediklerim demek ki. Şimdi buraya bir smiley ikonu koydurtmayacağım kendime. Birden bire benimle konuşurken elinde telefonu yatacığında yatarken gözleri kapanıvermiş. Oluyor böyle taklaya gelmeler doğal karşılamak lazım. Lakin doğal ama insanında bu kadar derinden ilerlerken meseleler bir iyi geceler öpücüğü konduramadan uyuyakalması belki ahlaka mugayir ve belki de pek hayra alamet değil . Herhalde okul sınavalar vs falan çok yoruyor yavrucağzımı  deyip geçiştirebilirim. Takılmayalim böyle şeylere önümüze bakalım hep. Bakalım da önümüze baka baka arkamızdakilere tur bindirmeye başladık. Çoktan geçip gittiklerimizin şimdi arkalarındayız. Tur bindirilen atletin durumu ne vahimdir düşünsene utancından yerin dibine girmiştir ama hala gebermeden o koşuyu bitirmek zorundadır. Ancak ilişkiler kulvarında durum tam tersidir.. Tur bindiren rezil olandır tur bindirilen değil ne yazık ki.o kendini fazla hırpalamaktan
korkan atlet hepimizden uzun yaşayacak işte. Koşusuna emin ve sağlam adımlar atarak, sakatlanmayı risk olarak almadan finişe varacak. O finişe vardığında siz kardiyolojide bir yoğun bakım ünütesinde fişiniz takılı yatıyor olacaksınız muhtemelen. Onlarsa unlarını eleyip asmış olacaklar çoktan.  Sol üst köşedeki fiber mankeni tanıyanınız var mı? Eğer varsa insanlık namına en yakın karakola başvursun. Üzerindeki pembe pijama takımını çekmeye ben utandım ve başındaki o zavallı şapkası. Bir fiber manken bu kadar üzülebilir. Yarın gidip dükkan sahibinden mankeni bana satmasını isteyeceğim. Onu o vitrinde daha fazla rezil olmaktan kurtarmalıyım. Yüzündeki hüzne bakar mısınız? Ah benim hüzünlü mankenlerim. Tuğçe Kazazlarım benim. Ne yapsalar da nasıl kurtarsalar paçayı her hallerinden acep. Haydi eylem çağrısı yapıyorum buradan şimdi! Tüm kadın fiber mankenleri vitrinlerden indirip özgürlüklerine kavuşturalım. Kıyafet segileyecek bi bu zavallıcıklar kalmış değil. Yerlerine gerçek kadınlar koyulmalı. İş peepshow kıvamına dönüşmeden de belirli kurallar çerçevesinde hem daha çekici alıcısı çok olan bir fikir olur hem de mankenlikte umduğunu bulamayan kızlarımız vitrin mankenliğinde kariyer şansı edinirler.Dizi işi yattı diye üzülme, yapımcıyla yattığınla kaldın diyte de üzülme işte sana fırsat. Ne çok martaval okudum değil mi. Esasında asıl demek istediğim bu kadar hüzün dolu olabilen plastik içerikli bir obje; insanın onu ortadan alıp canlısıyla değiştiresi geliyor. 
 








Bin cefalar etsen almam üstüme oy. Gayet şirin geldi dillerin dostum oy Sensiz dünya malı neyleyim oy! Gelsene cane...


Sen seversin


Kimseye kendimi ispatlamak gibi bir derdim olmadığından artık.

Aşk benzersiz bir vuku. Benzersiz bir gaddarlık ve eşsiz bir sevginin yaydığı huzurlu enerji. Aşk kaliteli bir uyku. Başarılı bir yaşam, her anından keyif alınan ve her anı işkence bir paradoks. Ütopyanın ta kendisi. Her ihtiyaca net bir cevap. Kaliteden ödün  vermeyenlerin işi değil aşk. Ota da konar boka da. Bu yüzden hayatınızı mahvetmeden önce iyice bir düşünün derim. Zira hassas insanlardansanız, duygu durumlarınız kırılgan incecik zarlardan oluşuyorsa ve siz gidip ikonlaştırdığınız insana tutkunsanız net bir sonucunuz da yoksa afedersiniz ama düpedüz salaksınız. Gene de kendinizi suçlamayın. Sizin kalbinizi yerim. Üzmeyin tatlı canınızı. Acınız gerçek aşkınızın gerçek olduğu kadar. Aşktan çekilen ısdırap kutsaldır. Böyle bir insana nasihat edilmez, aklı başına gelsin diye uğraşılmaz. Tek bir şey yapılır belki sırtı sıvazlanır, başı okşanır.

Kalp kimsenin sözünü dinlemez, kendi bildiğini okur. Özgürse eğer tabi. Korkusuzdur, şiddetlidir. İstediğini almalıdır insan aşık olduğunda alamazsa dümyanın en büyük acılarından birine kapılır. Bundan daha büyük bir kaybediş yoktur. Böyle bir yenilgiyi kabullenmek bir insanın onurunu kırabilecek en güçlü şeylerden biridir. Yazmakla bitmez tarifi. Okumakla da bitmez. Deneyimleri sonsuzdur. Tadı damağınızda kalabilir, çok tehlikeli. İşte bu yüzden uzak durabildiği kadar durmalı insan. Ya bir gün o telefon v,cevap vermezse ya bir gün kıçınıza tekmeyi yerseniz? Hem de hiç hak etmediğiniz bir biçimde. Deli gibi tutkuyla bağlandığınız birine öfke duymak nedir bilir misiniz? Size aklınızı kaçırtabilir böyle bir durum. Dedim ya bütünüyle bir paradoksun içindesiniz o zaman.

Ne yapmalı ne etmeli düşünüp durursunuz. Düşün düşün boktur işin durumuna gelirsiniz. Düşünmekle bir çare bulunmaz. Muhatabınızın ne düşündüğüdür önemli olan çünkü sizin değil. Sevildiğini istendiğini bilir. Bu onu mutlu eder. Öylesine büyük bir bencilliktir ki sizin mutlu olmanız ya da mutsuz olmanız pek bir şey ifade etmez onun nazarında. İster ki onu hep sevin. Yıllarca kavuşmak isteyin. Kim böylesine büyük bir tutkuyla sevilmek istemez ki. Ben mesela istemem aslında. Beni seven insana karşığını verebileceğimi düşünmüyorsam üzülürüm onun için koşarak kaçarım o sahneden. Ama bazıları var ki kendi sevdiceğimi bu durumdan itinayla tenziye ediyorum; Seven insanla oyunlar oynarlar. Ahlaksızlık budur. Kötülüktür bu. Kötülüğün saf halidir. En büyük günahtır bana sorarsanız. Aşık insanla oyun oynanmaz. Adamı öldürürler. Ağır tahrik vardı denir 3 5 yıla yatar çıkarlar. Burası Türkiye. Kadınların ağır tahrik unsuru kabul edildiği bir ucube cumhuriyeti. Kadın olmak demek başlı başına tahrik unusuru olmak demek.

İşin içine bir de cehalet eklenince gazeteler 10larca 3. sayfa bassalar yeridir. Bir gazetede kaç tane 3. sayfa olur. sadece bir tane ama aslında o haberler binlercesi içinden seçilmiş olanlarıdır. Öyle büyük öyle yığınlarla dolu bir cehalet var ki aklınız almaz. O yüzden de faili meçhul cinayetler politik olanlardan çok aşk cinayetleridir failleri belli olmayan. Kim bilir kaç gölün dibinde kaç beden var sevilip öldürülmüş. Kaç sahipsiz devlet arazisinde kimsesiz yatan kendisinden yıllardır haber alınamayan kadın var bu memlekette. Ben binlerce var diye düşünüyorum. Bu işin peşini bırakın diye tehdit edilen kaç kız anası babası var acaba. Kaç kız anası babası var kan parasını kabul etmiş.

Kızım canım evladım yavrum bak burası böyle bir ülke aman deyim bulaşma. Kırsaldasın kimse bulamaz seni. Şehirde de kırsaldasın bu ülkede. Şehirde de bulamazlar. Aramazlar bile, uğraşmazlar. Çok daha önemli işleri olduğunu düşünürler. Bir kere kafa koparmaktır bu ülkenin kolluk kuvvetlerinin ana odağı. Gayrı meşruyu bulurlar çıkarırlar ve yolmaya başlarlar. O kiatili bulurlar bulmasına. Ya parası varsa bir cesedin üstünü örtebilecek kadar. O katil ceza mı çeker. Olan parasına olur. Sefasını yakalayan sürer o paranın.

Bir de kendi canına kıyanlar var. Canlar var canlarına kıyan. Ben denedim mesela hiç kolay değil ölmek. Sevgilime öldürüyorum kendimi gel buraya demiştim bir keresinde. Bana şöyle demişti: Ölmek kolay değil sana bir şey olmaz. Haklıymış ölemedim. Bunu söylediğini hatırlattığımda sarhoş olduğunu hatırlamadığını söyledi. Doğrudur. Kendisi bir kere sarhoş olmaya görsün. Başına her an her şey gelebilir. Sevgilisini çlüme yollayabilir falan. Hoş benimki de ne iğrenç bir şantaj ne aşağılık bir şey. Keşke sadece buluşacağımız yere gelseydi. İnsan gibi konuşup ne nedir dürüstçe hesabımızı kapatıp yolumuza giderdik. Böyle olunca olmuyor işte. İnsan hatasını kabul edince erdemli oluyor. Yalansa yalan de güzelim. Doğruysa doğru yanlışsa yanlış de. Merak etme seni kötülemem ben. Seviyorum bir kere. Hem de ne sevmek bak. Kaç yıl oldu iki değil mi? Ne hayırlı bir kısmette gözüm var ne de başka bir şeyde. Palazlanayım diyorum da o da olmuyor. Çalışamıyorum işte güçte. Oturup resim yapıp satayım bari diyorum ne dersin? Sen o kolajlarımı beğenmiştin hani. Onları hep dağıttım. Saçma sapan insanlara verdim gittiler. Ben onların alasını yapmaz mıyım sen söyle.

Bu yazıların alasını yazmaz mıyım de bana. Gel ve gör ki adım çıkmış onbeşe inmiyor ki dokuza beşe. Ulan arkamdan kouşanların allah tek tek belasını versin. Kahpeler be! Benim derdim bana yetiyor bir de dedikoducularla uğraşıyorum. Koy hepsinin götüne rahvan gitsinler. Ülkeyi terk edicem. Karalama kampanyası nedeniyle sığınma talep edicem İsviçre'den. Hayat tarzımla yaptığım işin ne alakası var. Sana ne ne yaptığımdan. Sikindirik işini yaptırıyo musun yaptırıyosun. Olmuyo mu oluyo. Daha ne ulan daha ne? Bak kardeşim ben Ekim Mağden tecavüzcü değilim pedofili değilim gayrı meşru kovalayıp para sıvazlamıyorum kafa koparmıyorum orospuluk yapmıyorum etimi satmıyorum, belli bir ahlak anlayışım var yeryüzüne saygılıyım ve çocukları seviyorum. Sana ne benim uyuşturucumdan? Sana ne! Dik alasını yaptım sizin gibi alçakları gözüm görmesin diye yaptım. İlk kazığı kendi ailemden yedim ben. Hiç birinize güvenmediğim gibi. Sermaye sahibi kim varsa hepsinin birer pislik olduğunu düşünüyorum. Sizin gibi millete uyuşmadan katlanamadım. Uyuşunca da katlanamamaya başlayınca bu böyle olmayacak deyip tedavi oldum temizlendim. Şİmdi hala konuşuyor musun utanmadan. Bir küfür ederim ki sana şimdi yiyemeden gidersin.

Neyse sevgilim ya sokayım bu heriflerin aşkının ızdırabına ben. Çok afedersin biliyorum sevmiyosun küfürlü konuşmamı ama bana da hak ver elimden küfür etmekten başka bir şey gelmiyor şimdilik. Ama az kaldı ada göründü. Nassau hisarına bayarığımı dikeceğim. Ulubatlı Ekim olarak tarihe adımı gümüş harflerle yazdıracağım. Yazdırdım bile bence. Ne Kampüsistanmış arkadaş baksana gurur duydum kendimle 10 yıldır aynı diziyi oynatıp duruyorlar ne arayan var ne soran. Ancak taze üniversiteli gençlik mesaj üstüne mesaj atıyor. Abisi o da veterinerlik okuyacakmış iyi mi benim gibi. Tövbe tövbeee. Veterinerlik nasılmış iyi miymiş. Sırtımdan tonla para kazanan yapımcı ve ajans şimdi dönüp yüzüme bakmıyorlar. Resmen ve düpedüz kazıkladılar beni. Çakal çukal olamadık ne yapalım. Paraya ihtiyacımız yoktu o zamanlar üç beş kuruşa sattık yüzümüzü. Meğer ne paralar dönüyormuş ortalıkta da haberimiz yokmuş.Bunlarda utanma denen bir şey de yok.      

Şimdi soracaksın bu blog bana yazılmıyor mu bunların benimle ne alakası var diye. Azıcık kendi derdime düştüm bu sıralar yani en azından bugün. Yaşar Kemal'de öldü zaten. Biraz bireysel takılalım. Hem zaten günün her saati her dakikası sen varsın bende. Biraz nefes alayım bende dedim Başka okuyanlar çıkıyor istatistiklerde. Onlara da bir şeyler anlatayım dedim. Dedim bile. Şimdi kendimize bakalım ama çok iyi bakalım. pilatesimizi yogamızı bırakmayalım, Masajımızı yaptıralım. Hakkaten masajı kim yapıyor yahu? Var mı bu işi beceren birisi benim kadar iyi. Masaj duygu işi güzelim. Hissedicen. nerde ne var. Senin bedenini benden daha iyi tanıyan biri varsa çükümü keseceğim. Varsa söyle vallahi keseceğim. Zaten senden sonra hiç tadı kalmadı hiç bir sevişmenin yatağım bile ikrah etti. Kimseye kendimi ispatlamak gibi bir derdim olmadığından artık. Uğraşamıyorum kimsenin kukusuyla kıçıyla başıyla. Ay iğrenç gerçekten. Akşama bir yazı daha patlatır mıyım patlatırım sanki...

1 Mart 2015 Pazar

Şimdi yeni hüzünlerin zamanı. Umut etmenin bir zamanı olacak ama hüzün daimi olacak. İstediklerimize kavuşsak da dünyada ölüm var. Ölüm oldukça da hüzün hep var olacak. Biz yas tutacağız belki tuttuğumuz yas hiç sona ermeyecek. Ben kimseye değil aşka aşığım. Bunu şimdi itiraf etmeliyim. Karşıma çıkış durumlarına göre ortamın sıcaklığı nemi ve oksijen oranı uygunsa aşık oluyorum. Yani tamamen tesadüf. O akşam karşıma sen çıktın. Bende sana oynadım aradan yıllar geçti kendime gelmeye çalışıyorum. Yıkıldım kalktım yıkıldım kalktım. Defalarca. Hala hayatta olmam bir mucize ama hayatta olmanın pek bir manası yok ne yazı ki. Böyle bir ülkede yaşıyor olmak. Tecavüzcülerin, gaddarların, çetelerin ülkesi. Bu yüzden eşekler adam sayılır sen ben sayılmayız. Bu yüzden seviyoruz sanırız ama aldanırız. Güvenmek isteriz ama nafiledir. Yaşasak ne olur yaşamasak ne olur. Bir aşkı tamı tamına yaşasak. Defalarca vazgeçtim. Onurum gururum kalmadı. Ama hep başa döndüm. Galiba takıntılıyım ben kabul etmeliyim bunu. Bu yüzden profesyonel yardım almalıyım. Beni bu aşktan vazgeçirecek kimse onun  kölesi olacağım hayatımı ona adayacağım. Adam öldür desin öldüreceğim. Yeter ki beni bu acıdan kurtarsın. Coşuyorum bazen işte. Bazen çok özlüyorum bazen çok kızıyorum. Ama kendime. Kendimi bu kadar nasıl alçaltabildim ben. Zizek belki de şunu dese ona hak verebilirdim. "Aşk insanın kendi kendine yaptığı bir kötülüktür" Dünyanın geri kalanı bizi ne kadar ilgilendiriyor? Irak'ta Suriye'de ölen çoluk çocuk seni ilgilendiriyor mu mesela? Sen burada toplu galeyana gelenlerin arasına karışabilirsin ancak. Ne yürekli kadınlar var barbarlara karşı silah tutan. Ne kadınlar var adamların arkasında sonsuza kadar sadakatle duran. Bunlardan hangi birini kendine yakıştıracaksın? Düzenini kurmana yardım edecek olan kimse kendini ona adayacaksın. Bundan sonrası beni ilgilendirmeyecek. Aşkı sana çevirmeyeceğim. Sen aşkın görüntüsü olmuşsun zihnimde bense bir ilüzyon yaşıyorum anladığım kadarıyla çünkü her şey fazlasıyla karmaşık. Bundan böyle yazdıklarım anonim. Herhangi biri değil aşkımı haykırdığım. Bütün bunlar bir mesaja cevap vermemenle alakalı. Bir telefonu açmamanla ilgili. Düpedüz gaddarlık, samimiyetsizlik. Ben kendimi neden kandırıyorum ki hala. Neyin peşinden koşuyorum. Her şeyin birden bire bu kadar anlamsızlaşması yıkıcı olan. Telefonda yaptığım güzel bir konuşma beni nasıl da mutlu ediyor. Bugün alamadığım bir karşılık nasıl da mutsuz ediyor. Benim bu kadar iniş çıkışa tahammülüm kalmamış. Kimselerin peşinden koşacak kadar enerjim yok vaktim artık çok değerli. Şurada yaşayacağım ömrün yarısını zaten yaşamışım. Bundan sonrası benim için güzelliklerle dolu olsun. Varlığın şart değil. Yokluğun da bir şey ifade etmiyor zaten hiç yoktun.
Kurduğum tüm hayaller benim sevgim benim heyecanım hiç birinin seninle bir alakası yok. Asla da olmayacak. Sevmek ne kadar uzun sürüyorsa vazgeçmek de o kadar kısa sürer. Bir kere kendimi kandırdığıma inanmam yeterli olacak. Enayi ben. Saf ruhum, seven ruhum. Cevapsız mesajım. Tanım bu kadar küçük bir neden nasıl da büyük bir yıkıcılığa sahip. İşte yaşadığım işkence. Sorumlusu da kimse değil hele sen hiç değilsin. Sen diyeceğini dedin. Kaşınan benim. Kendi otodestructive halim.  

Sana anlatıp öğretmek için anlayıp öğrenmeyeceğim hiç bir şey yok.

Bu blogu yazmamın ona ulaşmak onu geri almak gönlünü kazanmak ile bir ilgisi yok. Bu yazılar benim kendi meselem. Hayallerim, geleceğimi üzerine kurduğum bu isteklerin hiç biri gerçekleşsin diye yazılmıyor. Benim onunla konuşabileceğim bir araç yok. Bu yazılanları okusun isterim elbette ama önemsemeyip okumaması da hiç önemli değil. Ben nasıl olsa kendi kendime yaşıyorum bu aşkı çok uzun zamandır böyle bu. Okuyanlar benim kendimi neden paraladığımı sormasınlar bana. Dedim ya bu kişisel ve özel bir mesele. Kimse karışmasın bana. Ben yüreğimden geçenleri döküleyim bana yeter. Hiç kimseden hiç bir beklentim yok. Onu seviyorum, mutlu ve huzurlu olmasını en çok ben istiyorum bu yüzden kendimi karşısına dikip benim ol diyemem. Yolumda duran beni seven başka insanları sevmeye çalışabilirim ancak. Alışmak sevmekten daha zor değil asıl zor olan sevmek. Sevmek çünkü tek başına bir şey ifade etmiyor. Herkes sever. Önemli olan sevmenin yolları ve yöntemleridir. Öylesine tutkulu bir aşk vardır ama son derece bencildir seven. Kendi aşkının etrafında dolaşır her şey. Varsa yoksa onun aşkından ibarettir her şey. Sevdiği insanın ne düşündüğü ne istediği bile önemli değildir. Buna aşk der sevgi der. Cümlelerini öyle güzel seçer ki tam yerine oturtuverir kelimeleri. Ama gerçekte olan biten çok daha farklıdır. Sevgi tamamdır ama ya faturalar ya kira ya alışveriş ya yapılması geciken temizlik? Aşk bütün bunları içerir. Tüm bu dünyevi şeyler aşka dahildir. Bunlar tamamlanmadan aşk da tamamlanmaz. Bu yüzden sevda tek başına bir şey ifade etmez. Kuru sevdadır bu. Çünkü sevgililik kurumu bir ortaklıktır. Hayat ortaklığıdır. Huzur tüm bu dünyevi işlerin halledilmesine bağlıdır. Sonra gece yatağa girildiğinde her şey hallolmuşsa aşk yaşanılır. Kafalar rahat olmalıdır. Herkes üzerine düşeni yapmış olmalıdır. Kuru kuruya aşk olmaz. Sorumluluklar yerine getirilmeden ilgilenilmesi gerekenlerle ilgilenilmeden tutku gittikçe zayıflar. Bu ne acıdır. Keşke bu böyle olmasa. Keşke şehir tüm bu saf tutkuyu özgür bıraksa. Bizi bari tutkularını özgürce yaşamak isteyenleri özgür bıraksalar.

Bu yüzden bir kotra bir dağ evi bahçesini kendimiz ektiğimiz bir köy evi ya da suyunu elektriğini kendimiz ürettiğimiz bir yaşam ortamı. Bir orman bir deniz bir sen ve bir de ben. Tüm bunlar bize yetmez miydi. Bu şehir bizi nereye sürüklüyor? Başarılı olma şansımız var mı bunca büyük hırsların içinde. Ben seni tanıyorum senin hırsla başarılı olma arzusuyla falan alakan olamaz. Sonra rekabeti sevmezsin. Etrafındaki orospular seni çıtır çıtır yerler. Melek gözlerinle anlamaya çalışarak bakakalirsın.

Hayat boyu hep mücadele işte. İşimiz zor. En azından seni kollayıp gözetecek insanların varlığından şüphe duymadığım için içim rahat. Fethiye'ye yerleşmek istediğimiz zamanı hatırlıyor musun? Orada ne kadar mutluydun. Köpekten korkmadın. Neredeyse sana yüzmeyi öğretiyordum sadece bir haftaya daha ihtiyacımız vardı. Sana anlatıp öğretmek için anlayıp öğrenmeyeceğim hiç bir şey yok. Biz ne yazık ki bu düzende bizi bildikleri kadar varız. Bir Mac operatörü, bir yazı işleri çalışanı, bir çevirmen, bir ofis çalışanı. Gerçekten ne kadar istiyoruz biz bu rolleri oynamayı. Tüm bunlar bizi ne kadar tatmin ediyor. Mutlu ediyor mu? Yetiyor mu geçinmeye, dünyanın en pahallı şehirlerinden İstanbul'da birine sırtını dayamadan yaşamaya yetiyor mu. Kime dayayacağız biz sırtımızı. Bize harcadığı her kuruşun hesabını sormayacaklar mı. Borçlanmayacak mıyız giderek ah sevgilim. Sonra nasıl ödeyeceğiz o borçları? Sevgimizi şefkatimizi vererek mi? Kimin buna ihtiyacı var ki? Belki benim. Peki ya başkalarının? Başkalarının dertleri farklıdır canım benim. Onlar yaptıkları yatırımın faizini beklerler. En ufak bir anlaşmazlıkta hesap kitap defterlerini çıkartırlar ortaya ve derler ki: bak ben sana bunu bunu harcamışım bunu bunu almışım? Nerede bunların karşılığı? Şefkatli ellerinde mi? Masajı benim sana değil senin bana yapman lazım derler. Bin saat masaj yapsan bu borcu ödeyemezsin sen. Şehir insanları böyledir bunları öğrenerek büyürler. Gözleri hep dışarıdadır. Benim gözüm dışarıda değil miydi sanki öyleydi evet ama ne oldu sonra gözüm çıktı! Kör oldum. Dışarı taşan gözlerim artık dışarıyı göremiyor lanetlendim.

Herkes bu laneti taşımaz. İçinde büyük pişmanlıklar taşıyanlar bu lanete tutulurlar. Umursamayanlara bir şey olmaz. Onlar hayatlarına devam ederler. Biz edemeyiz. Biz kendimizi hırpalar sorgularız. Nerede hata yaptığımızı defalarca sorarız kendimize. Onlar için her aldatma bir skordur skorda öne geçme çabasıdır ilişkilerden anladıkları. Bu ilkelliği dinlediğimde sen yatağında yatıyor ama içeriyi duyuyordun ama her şeyi yanlış duymuşsun. İnsan kendini bir şeye inandırmaya görsün. Bizler sevmek istediklerimizi nasıl görmek istersek öyle görürüz. Zamanla şaşırır kalırız çünkü bizim tanıdığımız insanlar değildir onlar. Bambaşka niyetleri bambaşka yaşamları olan farklı insanlardır.

Biz sevmeyi seviyoruz seçtiğimiz birine bu sevgiyi bağlıyor ve ona bağlanıyoruz. Kimi seçtiğimizin çok önemi yok. Yalnızca belirli estetik görüntülerden ibaret. Ne yazık ki içine odaklı bir bakış sağlayamıyoruz. İnsanoğluyuz çünkü. Bize sağlanan komforu yaşamayı seçiyoruz önce güzellik anlayışımıza uyuyor mu diye bakıyoruz sonra. Alan memnun veren menun kalınca alış veriş başlıyor. İlişkiler bir alış veriş biçimidir. Verdiklerin aldıklarını karşılıyor denk geliyorsa bir sorun yoktur. Oysa alacaklıysak kıyameti koparıveririz. Ortada ne aşk ne sevgi ne de tutkudan eser vardır artık. Bu ilşki biçimini tercih etmek demek birbirini kaybetmeye her an hazır olmayı gerektirir. Taraflardan biri eğer biraz eksikse diğerinin elinden çekeceği vardır çünkü. Modern ilşkilerin esası budur. Şehir yaşamının zorluğu çiftleri bu tür sevimsizliklere iter. Taraflarsa sevgiden bihaber, merhametsiz, anlayışsızlarsa hiç bir şekilde yürütemezler. Borç defterleri kapanır, Alacak verecek hesapları yapılır ve ayrılık zamanı gelir çatar. Birlikte yaşamak zordur. Beraberinde ne kadar çok sevgi olursa olsun bir ton sorumluluk getirir. Bencillik kaldırmaz. Tölerans ve özveri ister. Taraflardan herhangi birinin paraya tamamen tamah etmemesini gerektirir. Bir taraf sürekli verici olmayı kabullenmişse bunda bir sorun yoktur. Ama dışarıdaki bazı cezbedici ayrıcalıklı fırsatlar varken verici tarafın gözü aniden açılabilir. Kendine şu soruyu sorarken bulur. Ben bu kadar fedakarlığı ne için yapıyorum? Dışarıda beni bekleyen onlarca orospu var. Şehir adamı bunları görür şehir bunları getirir insana. O insanın ne kadar mazbut ya da evcimen olduğu fark etmez. Sadakat yemini de etmemişse ki yemin bozmak nedir ki. O zaman tamamen özgür olduğunun bilincine varır. Daha fazla özveri göstermek istemez.

Benim tek şanssızlığım iflas etmiş olmamız. Bulduğum işlerin hiç birinde mutlu olamıyorum bir yerlerden birleri çıkıp huzurumu keyfimi kaçırıveriyor. Benim olan her şey senin Bir gün chatroulette Cold War Kids in vokalisti herifle karşılaştım. "What mine is yours" şarkısnın sözleri üzerine konuştuk. Benim olan her şey senindir de. Ben dedim bu sözlerin altına imzamı atıyorum. Birbirmizi çok sevdik o kadar aynıydık ki. Bana evcil tarantulasını gösterdi. Karşılıklı ot tüttürdük. Sonra vedalaştık gitti. Bu dünyada benim gibileri de var diye avunduğumu hatırlıyorum. Para mal mülk nedir ki allahaşkına? Huzur olsun sevgiyle pişen bir tencere yemek olsun, başımızı sokacak bir çatımız olsun tabi bir de internet. bunlar bize yetmez mi? Elbette yeter. Yani bana yeter. Kedimiz köpeğimiz bebemiz de olsun onlara da bakarız. Benzin pahallı bisiklet alalım ve şehirden uzaklaşalım. Çok uygun bir fiyata Gökova da yaşanacak yerler biliyorum. Nerede olduğu da çok önemli değil. Toprak olmalı sonra deniz ve temiz bir hava. Şehire sadece sergi gezmeye gitmeli. Köyümüzde oturup resim yapmalıyız biz. Tablo tablo parça parça irili ufaklı resimler. Sonra teknemiz olmalı balık tutmak için ufak bir tane yeterli. Kotra almak için 35 bin euroya ihtiytacımız var en az. o da olur ama evi satmam lazım. O evi satarsam da o tekneden başka bir yerde yaşayamayız ve kesinlikle yüzme öğrenmen gerekir. Tüm bunlar benim hayallerim sana sormadan seni içine dahil ediyorum kusura bakma lütfen. kızma da. Hayal kurmama aldırış etme.

Gelecekle ilgili planların neler acaba. İstanbul'da ne yapacaksın kaderini nereye bağlayacaksın. Nereye bağlarsan bağla ama sevildiğinden ve incitilmeyeceğinden emin olmadan yapma bunu sakın. Çıkar gelir kafalarını gözlerini yararım biliyorsun değil mi. Benim dokunmaya kıyamadığımsın sen. Ne zaman istesem yoluna da çıkabilirim ama yapmıyorum bunu. Artık bana yakıştırmayacağın şeyler yapmaktan kaçınıyorum çünkü. Sadece yazıyorum. Oku diye. Beni anla diye. Tüm bu yazılanların bir sonu olacak mı sence? Bence olmayacak. Çünkü bu aşk ne kadar sonsuzsa yazacak şeyler de o kadar sonsuz işte. Bugün ki ikinci yazım. Yine sana yine senin için. Nasıl anlatacağım başka türlü kendimi aşkımı tutkumu, hatalarımdan aldığım dersleri, kendimden nasıl haber vereceğim sana.        

Ben kendi cumhuriyetimin lideriyim. Bu cumhuriyette tek geçerli yasa aşkın yasasıdır.

Bugün yeni bir gün. Yeni her gün yeni bir başlangıçtır derler. Benim her yeni günüm yeniden onunla başlıyor onunla biteceği gibi. Her anı onunla dolu. Arada yeni trackler keşfedip fotoğraf çekmeye çıkıyorum, köpeğimi dolaştırıyorum, izlemem gereken dizilerimi izliyorum. Bu sıralar True Detective ve Justified'den sonra Black Sails korsanları kaptan Flint favorim oldu. 17. yüzyılda bir korsan adası olan Nassau'da olup biten her şey beni fazlasıyla ilgilendiriyor. Güneyli kovboy marshal Raylan Givens kalbimizdeki yerini çoktan aldı. Her anım onunla dolu derken ben kafayı eski sevgilisiyle bozmuş bir psikopat değilim elbette. Sadece normalden biraz daha fazla özlüyorum. Sevdiğim şeylere herkesin verdiğinden çok daha fazla değer veriyorum. Bırakayım da gitsin diyemiyorum.

İşte yine başlıyoruz. Yeni bir gün yeniden canlanacak hatıralar, tekrar anımsanacak tatlı anılar, kötü sevimsiz anılar. Bu dünyada gerçekten bir kötü insanlar var bir de iyi olanlar. Bir de çok iyi gizlenenler var davranışlarından bir şeyler çıkaramayacağınız iyi mi kötü mü karar veremeyeceğiniz tipler. İşte asıl tehlikeli olanlar onlardır. Kötüye kötü der ayırırsınız. İyi gizlenenler içinse yapabileceğiniz bir şey yoktur yapacaklarını yaptıklarında çoktan zarar vermiş olurlar. Haydi onları bulup ortaya çıkaralım, cadı avı başlatalım demiyorum. Ben bu dünyanın kötü insanlar olmadan dönmeyeceğine inananlardanım. Kötüler olmalı ki iyilere iş çıksın yoksa iyi olanlar bütün gün yatıp tembelleşen birer obeze dönüşmezler miydi.

İyi bir kovboy olarak ben koruyucu kanatlarımı açıp toplu barettamı kafasına doğrultabileceğim ve alnının çatından mıhlayabileceğim bir kaç at hırsızı edinmeyi kendi adıma çok isterdim. Kafamda bir melek imajı var. Bu imajın tam karşılığı da o. Bu meleği üzen onu inciten, ağlatan zarar verenleri yeryüzünden sonsuza kadar temizlemek gibi bir görevim olsun isterdim. İyi rating alacak bir dizi konusu olurdu. Kanun adamı değil bir kaçak. Kendi gizli ininden hiç çıkmayan, yalnızca kızın başı derde girdiği zaman silahlarını kuşanıp o serserilere dersini vermek üzere yola çıkan ve kendi adaletini dağıtan bir koruyucu melek. Bir meleği koruyan tehlikeli bir diğer melek. Şimdi bırakalım bu western maceralarını.

Konu dağılmasın lütfen. Bunların tümü birer fantezi. Ancak fantezilerimiz olmadan yaşamak ne kadar sıkıcı olurdu. Oturduğumuz yerden hayaller kurmak ve bu hayallerin içinde yaşamak da bir yaşam tarzı. Zihnin bir seçimi şizofreni. Gerçek dünya ile bağlantınızı koparıp tamamen kendine ait bir dünyanın içinde yaşamak ne kadar ilginç bir deneyim olmalı. Hayatın gerçeklerine karşı bir savunma mekanizması. Ancak kabusları kontrol edebilmek sanırım hiç bir şizofrenin elinde değil.

Tehlikeli fantezilerimiz oldu hep. Bizi çok üzecek, canımızı yakacak fantezilerimiz. Elbette hiç birini gerçekleştirmedik. Eğer bunları yapsaydık eminim ki büyük felaketlerle sonuçlanacaklardı. Sonuçta hiç birimiz ne bir süper kahraman ne de yaşadıklarını ertesi günü unutuveren varlıklarız. Unutmak acı şeyleri keşke bu kadar kolay olsa. Beynimizi formatlayıp tertemiz bir zihne bir anda sahip olabilseydik. Hem suçluluk duygularımızdan kurtulur hem de yeni bir hayata kolaylıkla başlardık.

Yaptıklarımız, bıraktığımız izler, başkalarının bizi tanıma biçimi. Bugüne kadar geleceği düşünmeden yapılan her davranış eylem ve tutum başkalarının bizimle ilgili yargılarının oluşmasını sağlayan şeyler. Bu tür algıları değiştirmek çok zordur. Peşini bırakmak gerekir bazen. Seni nasıl biliyorlarsa öyle bilsinler. Bu bazen incitici de olabilir ama bu algıyı değiştirmek demek savaşa girmek demek. Onun da dediği gibi "niyetini anlatmak için savaşa girmeden olmuyor"

Donanım, güç cesaret, kolay kolay kırılmayan bir yürek, düşmanlarına karşı sağlam durabileceğin sağlam bir zihne ihtiyaç var. Düşmanlar kim derseniz.. Benim çok fazla düşmanım var. Seneler içinde oluşmuş ben farkında olmadan. Arkamdan konuşup ben ortada yokken beni yargılayan herkesi düşmanım kabul ediyorum. Ne yazık ki bu yüzden arkadaş edinmiyorum. Çünkü bu ülkede insanlar kendi acizliklerinin acısını senin benim hatalarımı yargılayarak çıkarıyorlar. Başkalarının hayatları onların en büyük ilgi odağı. Kimse kendi hayatının derdinde değil. Hayat nasıl olsa bir şekilde akıp gidiyor. Her gün süren bir rutin; ev, iş, iş ev her gün bir menü, her gün yalanması gereken onlarca göt ve aybaşında alınan 3 kuruşluk maaş. Tüm bu sıkıcı hayata bu 3 kuruş için katlanılıyor. Bu onları rahatsız etmiyor ya da hayatlarından memnunlar.

Ben böyle bir düzene ayak uyduramıyorum. Sabah 9 iş başı akşam 6 iş sonu. Bu şimdi yaşamak mı? Evde bitmiş uzatmaları oynayan bir ilişki, boş verilmiş başı boş bırakılmış baş belası bir velet. İşte sistemin bana sunduğu yaşam bu. Asla uyum sağlayamadım. Şu saatte şurada ol dendiğinde olamıyorum. Kendi dünyamın fazla içindeyim. Dışarıda olup biten şeyler beni pek fazla ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren tek şey kalbim. Onun hissettikleri, onun beni sürükleyeceği neresi varsa oraya gitmeye her zaman hazırım. Ben hem muhalif olup hem iktidarın garabetini eleştirip hem de iktidar kurumları için para karşılığı belgesel çeken Can Dündar olamam. Afedersiniz ama hiç bir şey yapmamayı tercih ederim. Sadece aşık olmak istiyorum yüksek müshadelerinizle. Ve aşkımı yazmak istiyorum. Sonra onu boyamak, fotoğrafını çekmek, kolajını yapmak istiyorum. Politik olaraksa doğru yerde durmak benim için yeterli. Hiç bir bayrağın amblem ya da logonun altında marş söylemem. Ben kendi cumhuriyetimin lideriyim. Bu cumhuriyette tek geçerli yasa aşkın yasasıdır.

Benim yasalarımda aşk ölümsüz kılınmıştır. Lideri ben ölüp gitsem de aşk sonsuza kadar yaşar. Ben belkide erken öleceğim. Yani kırık kalbim öylesine acıyor ve ağrıyor ki bunu hissedebiliyorum diyelim. Hayata dönebilmenin biraz daha yaşayabilmenin bu lanet dünyanın nimetlerini umursamadan sadece tutkuyla bağlı olduğum meyvemi istiyorum ben. Bana meyvemi verin yeter. Dünyanın geri kalanını alabilirsiniz. Kıvırcık saçlımı melek gözlümü verin. Hem yaşam öyle bir şey ki bahşedilmiş her canlı zaten ölümsüz değil mi. Ölümün tersi yaşam değil doğumdur. Bu yüzden yaşam sonsuzdur işte. Ne kadar yaşarsam yaşayım, dünyaya ne kadar gelirsem geleyim yine onu bulacağımı o kadar iyi biliyorum ki.

Spirituel dünya ile bağlantım agnostik oluşumdan dolayı zayıftır. Ancak çevremde bu konuyla ilgilenen o kadar çok insan vardı ki bende kulak dolgunluğu biraz biraz da okumayla bir kaç bir şey öğrendim. Materyalist bir ailede büyüdüm ben ancak babaannem hafızdı. Bütün gün kuran okur kulağıma arapça cümleler fısıldardı. Beni korumak için yapardı bunu. Çok sevgili torunuydum. Sevdiklerini korumak demiştik ya hani. İşte bunu kabul ediyorum. Ne yolla olursa olsun, ister silah ister dua ister kiralık tetikçi bir şekilde insan sevdiklerini korumak zorunda bu dünyanın zalimlerine karşı. Bu yolda her şeyi mübah sayıyorum. Şimdi biri ona bir zarar verecek olsa ben katil olmaz mıyım. Canımın canını yaksalar kendi hayatımı yakmaktan gözümü kırpmadan kaçınır mıyım. Cevabı ortada. Benim için daha değerli daha önemli ne var ki bu hayatta. Hayatım onun kadar değerli değil. Tam aşk cinayeti işleyecek karakterde bir herifim. bu da beni korkutucu kılıyor. İsterdim ki daha normal daha standart bir adam olayım. Ama hayat benim böyle olmama izin vermedi. Hayatı suçlamıyorum olacağım varmış. Tercihlerimi yaptım hepsi kişiseldi. Kimseyi suçlamıyorum. Babamı da özgür bıraktım. Mezarında rahat rahat uyusun.

Gençliğimde yani ilk zamanlarında ergenliğin bitişinin kurtulunmak istenen bir baş belası haline gelmiştim. Babamda annemde yeni birer aile kurup birer erkek evlat sahibi oldular. Ben ne annemde ne de babamda huzur bulabildim. Annemde üvey babamla babamda üvey annemle geçinemiyordum. O yüzden okuldan kaçıp soluğu Beyoğlunda alıyordum. Beyoğlunun 90lardaki hali genç bir adam için fazlasıyla tehlike doluydu. O zamanlar polis her türlü işkenceyi yapıyor, İktidarın hem sopası hem torbacısı olarak haracını toplayıp işine bakıyordu. Sokağın ortasında bunları görmek zor değildi hiç bir zaman. Ben Beyoğlunda büyüdüm. O kültürün tozunu yuttum. O tozu yuttum yutalı da dönülmez bir yola girmiş oldum. Bundan sonra yaşayacağım her aşka kendi acılarımı, kendi karakter defektlerimi taşıyor olacaktım.

Peki birbirini tutkuyla seven iki insanın biri ben oluyorum tüm bu olan bitenle ne alakaları var? Neden bütün bunların ceremesini bu iki insan çekiyor. İşte sorun burada. Geçmişi geçmişte bırakmalı. Bırakmalı ama senin sen olmana sebep şeyler varken ortada değişim birden bire olmuyor. Seni sen yapanların silinip gitmesi kaybettiğim o çok sevgili kişinin acısının ağır ağır basmasına bağlı. Onun için her şeyi göze alabilecek misin. Sonsuza kadar değişmeyi, Kendinden geçmeyi, ruhunu ve bedenini temizlemeyi başarabilecek misin. Biraz ama çok az motivasyona ihtiyacım var. Dün gece yaptığım telefon konuşması bu motivasyonların başlangıcı. İste, yeter ki sen iste olayım. Değiş de değişeyim. Ol de olayım. Öl de öleyim. Ölmemi istemezsin ama istediğin gibi biri hal
ine gelirsem dünyalar hala senin olacak mı işte onu merak ediyorum çok. Başka biriyim ben. Ben bir başkasıdır. Olabileceğim çok Ekim var. Senin sevdiğin Ekim olmak benim kendimi sevebilmem demek. Eğer bunu başarabilirsem o zaman mutlu olacağım. Gözlerim açık gitmeyecek. Hatta gitmeyeceğim kalacağım. Senin ağrılarınla ilgilenmek için, iyi beslendiğinden emin olmak için, huzurunun keyfinin yerinde olduğundan emin olmak için. Çok mu bencilim ben? Kendi kendime gelin güvey olmak benim için en ama en kötüsü. Diyelim ki neye ihtiyacın olduğunu çok iyi biliyorum. Beni özlediğini, merak ettiğini nasıl değiştiğimi görmeyi istediğini biliyorum. Bunu kalbimde hissediyorum. Aşık insan gereksiz umutları fazla barındırır kendini kandırmayı ve kurduğu dünyaya inanmayı çok iyi bilir. Ama bu durum farklı. Sebeplerim var. Senin ve benim bildiğim özel şeyler var. Kimseye bu özel şeyleri anlatacak değilim. Bunlar bizim mahremimiz. Yeterince açık sanırım. Mahrem kelimesi her şeyi anlatıyor. Mahrem derken cinsel içerikli şeylerden bahsetmiyorum. Bizim bize ait sırlarımız var sadece bizim bildiğimiz. İşte güvendiğim şeyler bunlar. Bu iki kalbin sesi bana bunların neler olduğunu anlatıyor.

En önemlisi şu; artık seni anlıyorum, asla suçlamıyorum ve bu sefer söylediklerim gerçek. Ben ne kadar gerçeksem o kadar gerçek. Kendimi suçlamayı da bırakabilirsem daha da özgür olacağım. Sen özgürsün dilediğin gibi ol. Olman gerektiği gibisin. Dur abartmadan bir kaç şey söyleyeyim seninle ilgili. Sen benim için bu dünyada sevginin, güzelliğin, masumiyetin beden bulmuş halisin. Tanrı seni tüm bu vasıfların bir numunesi olarak yaratmış. Eh beni de yaratırken iyi bir planı varmış ama dış etkenler ve fanusumun kırılması, beni koruyanların birer birer yok olması olmam gereken numuneliğin dışına itmiş beni. Şimdi özüme doğru yüzmeye çalışıyorum. Bu okyanusun ortasında bir korsan adası. O adada insanlar özgür, bigelik ve erdem var. Dış dünyanın savaş gemilerine karşı güçlü bir hisar ve hanım liderlerine bağlı soylu şovalyeleri var. Batırılan gemimden, kırılan fanusumdan adama topraklarıma yüzmeye başlayalı epey oldu ama inan bana az kaldı. Benim topraklarım var orada. Üzerinde dünyanın hiç bir yerinde yetişmeyen meyvelerin yetiştiği, endemik bitkilerin ve minyatür yırtıcıların evcil birer hayvan olduğu bir adam var. Eğer o adaya ulaşabilirsem kendi kulaçlarımla. Sana bu cenneti açacağım. o zaman sen karar ver. Tüm dünyanın korkunç iktidarlarının ulaşamayacağı, masumiyetinin ve güzelliğinin zarar görmeyeceği bu cenneti görebileceksin. Kalmak zorunda değilsin üzülmem. Seni özlemeye ve beklemeye zaten alışığım. Bir büyük tur atarız atlarımızla seversen kalırsın benimle. İstersen seni medeniyete giden ilk gemiyle yollarım. Yorgun düştüğünde haber uçurursun sana bir kotra yollarım. kamarandan çıkmadan gelirsin geri.
 

28 Şubat 2015 Cumartesi

Onun için değişmek her şeye değer mi

Ben kendimi bildim bileli babasını örnek alan çocuklardan biri oldum. Bu örnek aldığım adam, olmak istediğim kişi miydi hiç bir zaman emin olamadım. Ona hayrandım. Bildiklerine, gördüklerine özgürlüğüne donanımlarına, kütüphanesine ve arkadaşlarına. Büyüdüm, adam oldum. Adam oldum denebilirse tabi. Babama benzer biri oldum. Onun başka bir versiyonu. Arkadaşları babamı çok severler. Ben de öyle. Ancak hiç biri onun ne kadar bencil ve kendi dünyasında yaşayan bir adamdan ibaret olduğunu bilmezler. Ben bunu yaşım ilerledikçe fark ettim. Sevdiklerimi kaybettikçe ona benzediğim için kendime lanet ettim. Şimdi değişmeye çalışıyorum. Kaybettiklerim geride kaldı. Sevdiğim ama incittiklerim. Beni belki de hiç affedemeyecekler. 35 yaşındayım ve şunu öğrendim; insan hayatında gerçekten yalnızca bir kez sevebiliyor. Diğerleri birer maceradan ibaret. Pek o tek sevdiğinden yoksun kaldıysam ne yapacağım hiç bir şey olmamış gibi hayatıma devam mı edeceğim. İnanın gayret ediyorum ve inanın o kadar zor ki. Onsuz geçen yüzünü görmeden geçen tam iki yıl. Neredeyse her gün aklıma gelen gülücüğü, sevgi sözcükleri, uzun sarılmalar ve öpüşmeler. Ona ait bir kıyafet var dolabımda ne yıkıyorum ne de dokunuyorum ona. Sadece bazen çıkarıp uzun uzun izleyip dokunuyorum. Ne zaman sarhoş olsam ya da kendimi bin bir türlü şeyle zehirlesem her ayıldığımda ölemediğim için ölmenin bu kadar zor olmasına lanet ediyorum. Sanki her şey bir anda bitse bütün bu acılar geride kalacak. Başka bir dünyada onun eline dokunabileceğim. Buna emin olabilsem hiç düşünmez ölürdüm. Ancak ölüm şüpheli bir durum. Sonrası da süpheli öncesi de. Benim başıma gelenlere razı olmaktan başka çarem yok en azından şimdilik. Şimdiye kadar kaybettiklerimle başarı isminde koca bir apartman dikerdim Caddebosta'na. Kaybettiğim bir arkadaşımın değişidir. Kimleri kaybettim göçüp gittiler bu dünyadan. Her birinin kaybı babamda dahil beni biraz daha güçsüzleştirdi.Ancak kimsenin kaybının bir ölümden beter olacağını düşünmemiştim .O hayatta yaşıyor, bir yerlerde hayatına devam ediyor. Benim elimdense gelen hiç bir şey yok. Babamdan kalma huylarımla onu o kadar korkuttum ki beni ben olmaktan çıkıp özümde özgürce var olabileceğim Ekim olduğumda görmeye hazır olacak belkide . Güçsüzlüklerinden kurtulmuş, Özünde gerçekte kim olduğunu hatırlamış sevgi dolu bir Ekim.
Bir parçam yok. Eksik. O parçam seven parçam. Ben sevgiyle var olabiliyorum o parçam yoksa  var olamıyorum. Harabe halindeyim yeniden. O parçam olmadan yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum. Eğer bu eksikliğin verdiği acı ortadan kalkarsa belki güçlenirim. Sonuçta ben güçsüzsem kimseyi taşıyamam yanımda. Kendimi sevebilmem sevgimin kaldığı parçamda gizli. ben hayatımı harabeye cevirmekle meşgulken diğerleri de boş durmadılar hiç. Ben bir bağımlıyım 17 yıldır bu hastalığın bana verdiği zararlardan ve hayatımdan çaldıklarından kurtulmaya çalışıyorum. Yaşadıklarımın yarısını yaşasanız kendinizi nerede bulurdunuz? Hapishane? hastahane? mezarlık? seçin birini. Tüm bu olumsuzluklara rağmen hayatta kalmaya çalışıyorum. Türkiye'nin hatırı sayılır reklam ajanslarından birinde çalışmaya başladım. Fazla zaman geçmedi hiç bir alakası olmamasına rağmen hani düşünün bir reklam ajansında çalışanlar az çok ilkelliklerden kendilerini sıyırmış insanlar olmaları gerekmez mi. Ben de öyle düşünüyordum. Ta ki hakkımdaki dedikoduları duyana kadar. İçimden defalarca lanet okudum ve işi bıraktım. Gidip sevdiğim iş arkadaşlarıma benimle ilgili sorular sorup sorguya çekmişler. Hani ben onlara uyuşturucu teklif etmişmiyim falan. Ulan reklamcı olmuşsun ama o ilkel köylü beyninden kurtulamışsın hala. Zaten senin işin halkın seviyesine inmekse durumun mazur da görülebilir. Ama benden uzak dur. Benim derdim bana yetiyor. Gülben Ergen'li reklamlarınızı alın ve yaptığınız kıytırık ilerle gurur duyup kristal elmalar alın. Baş köşenize koyar çok mühim bir halt ettiğinizi düşünür avunursunuz avuntunuzla bu da size yeter de asrtar bile. Hayatla ilgili bütün anladığınız anlamlandırdıklarınız bunlardan ibaret işte. Siz aşkın, sevdanın gönül denen şeyin küçültülmesine aşağılanmasına sebep sistem kölelerisiniz. Ben bu dünyaya geldim geleli tek birini arıyorum sevdiğimi. Sizin gibi bir kodamanın eline bakmıyorum bakmayacağımda. Siz genç insanları üç kuruş maaşı zavallı banka hesaplarına her ay düzenli yatırıp kıçınızı yalayacak insan müsveddeleri haline getirmeye devam edin. Ben aşkımın peşinden gideceğim.
   
Haydi hiç başlamamış gibi yapalım. İlk defa tanıştığımız o sergi gecesinde olduğumuz gibi olalım. Ama bana kalırsa ben orada değil başka bir yerde sadece senin gezindiğin bir yerde sana rastlamak isterdim. Kalabalıktan çok uzak bir yerlerde olmak. Bir kuzey denizi olabilir mi ya da yüksek bir dağın güneş gören yüzü. Terk edilmiş bir kulübeye hiç ihtiyacımız olmadan sadece macera için sığınan iki kişi olalım. Birbirimize uzaktan öylece bakıp gülümseyerek şöyle diyelim biz birbirimizi tanımıyoruz ama bu kulübe bizi tanıyor bizi ziyaretçileri olarak kabul ediyor. Biz ki bu kulübeye sığınmış iki yabancıyız. Ne yapmalıyız? Sevmeli miyiz birbirimizi yoksa çekip gitmeli miyiz yollarımıza. Nasıl olacaksa olsun ama bu kulübeyi hep hatırlayalım. Bizi bu kayıp yerde bir araya getiren aynı yere getiren bu kulübeye saklayalım sevgimizi. Birbirimize verecek bir şeyler olmalıydı. Ama sanki bir his var içimizde tükenmiş. Daha evvelce tüketilmiş. Ben her zaman hazırım yeniden sevmeye zaten hiç vazgeçmedim. Tüm sevgileri tüm adanmaları geri çevirdim bu aşk için. Bu saatten sonra kaybettiklerimin çeteresini tutacak değilim. Tuttuğum tek bir hesap var kaybettiğim sensiz geçen günlerin sayısı. Senin yüzündeki ifadeyi biliyorum ve tahmin edebiliyorum.Ya özlemiş olmalısın beni ya da hiç tanımadığın bu adamı bir yerden tanıyorsun sana vereceği acıları önceden biliyorsun. Nasılsa her adam bir acı değil mi. Kim verebilir aradığın mutluluğu sana. Sana bir sır vereyim mi seni daha önce tanıyan biri verebilir. Terk ettiğinde hayatının anlamını yitirmiş biri verebilir. Üzerine titreyerek ağrılarını ovarak, akşam yemeğini hazırlayarak güzel sesinle söylediğin sözcüklerini dinleyip onlara en güzel karşılıkları verecek adam verebilir bunları sana. Peki sen kimsin gerçekten o musun? Galata'daki ceneviz evinin balkonunda seviştiğin o adam mı karşındaki? O güzel bir yılın ardından her şeyin anlamını bir anda yitiren değer verdiği her şeyin bir zaman içinde zaafları ve zayıflıkları yüzünden yok olmasına engel olamayan bu adam mı karşında duran. O ise ne olacak? Bu yapayalnız dünyada biz yalnız değil miyiz? Öyleyiz değil mi bak ay da hilal. İncecik narin bir hilal. Dışarısı soğuk ama yanan bu odun sobası ancak kendini ısıtıyor. Üşüdün mü? Sen çok çabuk üşürsün bilirim. Benim ellerim hep sıcaktır sevgilimin ellerini sıcak tutayım diye. Üşüyen minik ayaklarını sarıp sıcak tutayım diye. Verir misin şimdi ellerini bana. ayaklarını koyar mısın kucağıma ovup ısıtayım diye. Korktuğunu o kadar iyi biliyorum ki hep o narin canını yaktılar. Hep sevmek istedin hoyrat bencillikleriyle kullandılar hayallerini. Korkma yaklaş bana nefesim hala sıcak. Sen varsın ya bu odada benim üşümem olanaksız. Varlığın beni ısıtıyor. Yokluğundaysa her geçen gün ölüme doğru soğuyorum. Bu an benim en mutlu anım. Gel nasıl mutlu olunur sana öğreteyim. Dünya sonsuz bir istekler yuvası. Benim ellerimdeyse yalnızca yalnızlığa çare var. Bu sonu gelmeyen dünyanın aksine iki kişiye yetecek kadar mutluluk var. Senin güzel vaatlere hep inanasın gelir. Hemen aldanma kimseye sonra üzülürsen ben kıyamam. Yeterince yanılmadık mı yeterince yaşlanmadık mı? İşte bu yüzden hangi vaat gerçek hangisi değil artık bunu anlayabiliyoruz her ikimizde. Bizi buraya getiren bir neden var. Bizi buraya ben koydum. Yeniden tanışalım başkaları olmasın etrafımızda diye. Benim düşüm ben tasarladım. Sadece burada olmaktan memnun olup olmadığın önemli. Sanmıyorum ki bu hilalli gece sana beni refüze ettirir. Gerisin geriye gönderir ellerimi. O yüzden biliyorum tutacağımı ellerini. Benim düşüm olduğu için değil umutlarım bu yönde olduğu için. Sen gerçek olanı bilirsin birileri kafanı karıştırmadığı sürece bilirsin. Çünkü bilirim ki zarar görmen çok olağan işte bu yüzden nasihatlere önem verirsin. işte bu yüzden de insanlar tarafından kolayca manuple edilirsin. Beni dinle bu yalnız yerde sana söyleyeceklerim çok önemli. Seni sonsuza kadar sevecek olan benim. Daha önce olanların hiç bir önemi yok artık. Bunlar ne beni tanımlıyor ne de seni. Bunu sende biliyorsun. Benim sevgimi tanıyorsun. Ben her ayın hilal gecesi gökyüzündeyim. Bir köşesinden yakalıyorum onu. Sende diğer ucundan tut.

Başımın okşanmasını her zaman sevdim. O bunu bilirdi hiç söylememe rağmen başımı hep büyük bir şefkatle okşadı.

Bana kafamı başka yöne çevirmem söylenmişti. Ben bunu yapamayacağımı biliyordum. Yapamacağımı yapmayacağımı da söyledim. O zaman baktığım yönde beni inciten ne varsa görmeye kendimi alıştırmalıydım. Öyle de oldu. Kimi zaman katil olmayı düşündüm. Aşk insanı ilkelleştiriyor. Bütün bunları kaldıramayacağımı bilemedim. Ama çok ağırmış meğer. Hiç gözümü kırpmadan görebileceğim kadarını izledim. Tanrım ne zormuş istenmemek, bir başkasının tercih edilmesi ve senin tüm tercihlerin dışında kalman. Ne kadar klişe değil mi. Ama zaten aşk klişe değil mi. Modern zamanlar onu klişeleştirmedi mi. Aynen öyle oldu. Namus cinayeti işlesem 2 yıl yatar çıkar mıyım diye hesap bile yaptım. Elbette ona kıyamayacaktım. arkamdan sinsice yaklaşıp kendi cemaatinden çok uzaklarda bir yerde benim sahip oılduğum şeylerin alanın üzerine bir akbaba gibi konan meziyetsiz özelliksiz bu adama karşıydı hıncım. Onu tek bir darbeyle dünyadan sildiğim rüyalar gecelerime eşlik etti. Sonra aklımı kaçırdığımı düşündüm. Elime ne geçecekti üzüntüden ve acıdan başka. Belki bir anlık rahatlama. Belki üzerine elzem olmayan şeylere burnunu soktuğu için ona cezasını verecektim. Ama hepsi buydu işte. Kısa zamanda bu düşünceler zihnimden silindi. Meziyetsiz, kalbinde sevgiden duyarlılıktan eser olmadığını bildiğimden rahatladım. Onun kalbini göremez ağrılarına gereken önemi veremez ona bakması gerektiği gibi bakamazdı zaten. Ancak ve ancak bazı faturalarını öder sonrada zamanı geldiğinde ödediği şeyleri teker teker geri isterdi. Sonuçta Onun için kimdi bir el kızından başka. Arabasına atıp dolaştırdığı zaman zaman da yatağa atıp eğlendiği bir kadın. Tanıdığım kadarıyla başkaları onun için hep olacaktı zaten.

Birlikte yoga yapacaklar, bu çocuk onun için her gün içtiği esararı bile bırakacaktı. Bunu benden daha iyi olduğunu, ona benden daha fazla değer verdiğini kanıtlamak için yapacaktı. Peki oldu mu? Belki bir süreliğine. Sonrası malumdu bence. Ağrıları umrunda değildi. İhtiyaçlarıysa yükten ve masraftan başka bir şey değildi. Bunu ona hissettirmedi ama içten içe hep bunu düşündü. Gelip geçici bir heves olduğunu kendisi de anlamadı çünkü. Bir keresinde ona "Gönül" dedim anlamını bilmiyordu. Bu benim için yeterince iyi bir kanıttı. Benim kadınım çiçekleri severdi, ona kendi ellerimle hazırladığım akşam yemeklerini, saatlerce yaptığım masajları severdi. Ama bu sevdiği şeylerin dışında korktuğu şeyler, benim kendime verdiğim zarar, bir türlü bir işte dikiş tutturamamam başka kadınlarla sosyal ağlar üzerinden flört ediyor olmam tüm bu niteliklerin hiç bir şey ifade etmemesi için yeterliydi.

Kolay olmadı. Onun içinde hiç kolay olmadı benden vazgeçmek. Binlerce nasihat dinledi, tanıyan tanımayan herkes benim arkadaş bildiklerimde buna dahil onu benden uzaklaştırmak için çalıştılar. Bunun altında onun için beselenen iyi niyetten çok bir harisin yattığını düşünüyorum. Gözümün ondan başkasını görmemesi, her fırsatta ona olan sevgimi büyük kelimlerle ifade etmem, her şeyden herkesten özel olduğunu benim vazgeçilmezim olduğunu anlatmam bu insanlarda bir harisi harekete geçiriyordu. Benim büyük aşkımı kimse kabullenmek istemedi. Neden mi çünkü bu onların isteselerde asla sahip olamayacakları bir duyguydu. Bu kumaş onlarda yoktu. Bunu bende görmeye katlanamadı kimse. İstemediler. Beraberliğimizin zarar getirdiğini gösteren onca kanıt varken de onun tüm bu nasihatleri dinleyip ayak uydurmaktan başka çaresi yoktu. Hak verdim. Öfkelendim. Tüm bu insanları hayatımdan bir anda çıkarmak istedim. Onlara değil ama sevgilime hak verip saatlerce göz yaşı döktüm.

Bana demişti ki bir keresinde değişsen dünyalar benim olacak. Bunu söylemesinin ardından iki yıl geçti. Bu yolda ilerliyorum. Dünyalar onun olur mu bilmem ama ben değişiyorum. Ya da bu değişim onun ne kadar umurunda olur onu da bilemem. Ona verebileceğim şeylerin geniş bir listesini yapmak istiyorum. Huzurlu güvenli bir hayat, sonsuz bir sevgi ve tehlikelerden uzak bir yaşam. O aksini düşünsede onu hiç aldatmadım. Buna onu inandıramadım da. Nedense beni tanımasına rağmen güven duymuyordu. Haksizda sayılmazdı çok fazla hata yaptım ve güven kırdım. Onu aldattığıma inanarak beni aldattı. Öfkelendim. Evi terk ettim eşyalarımı taşıdım. Şimdiki aklım olsa aklı selim davranırdım. Güveni kırılmış bir kadın vardı karşımda. Bunu da isteyerek yapmamıştı canı yandığı için yapmak zorunda hissetmişti. Tüm bunları anlamam zaman aldı. Öfkelendikçe onu incittim, düzeltebileceğim şeyleri tek tek kırıp attım.

Acaba diyorum ben kendimi toparlasam insanların, diğerlerinin değişiyle adam olsam. Mutluğu sağlayacak asgari düzeni kursam, kendi başıma kendi ayaklarımın üzerinde durabilecek hale gelsem, tüm kötü şeyleri geri de bıraksam. Bana inanıp beni sevdiği zamanlardaki gibi sever mi beni. İşte umudum bu. Hayattan tek beklentim. Eğer bunu tamir etmeyi başarabilirsem o zaman tekrar yaşadığımı hissedeceğim. İki yıldır yaşamıyor sadece oyalanıyorum. Toparlanmak adına bir şey yapasım da gelmiyor içimden. Bilsem ki yeniden mutlu olacağız yeniden sarılacağız gözlerimizi yumup o zaman elimden her şey gelecek. Hayatımda hiç bir şeyi eksik etmeyeceğim. Seneler boyunca tek bir insanı sevmenin anlamını kanıtlayacağım bu kullan at dünyasına.

Nasihatçiler... sadece onun nasihatçileri değil benimde var ondan kurtulmamı söyleyen unutmamı söyleyen nasihatçilerim. Yolla gitsin, sana kadın mı yokçular. İsteseydim elbette bir kadınım olurdu. Ama istemedim, isteyemedim. Seks öylesine, sevgi sözcükleri ezberden söylenen sözcükler oldular hep. O kadar da iyi oynamışım ki epey de inandırıcı oldular. Çoğu bana bağlandı. Ben bağlanmadım. Sonrasında gerçekleri acıta acıta anlatmak çok zor olsa da bunu yapmak zorundaydım. Sonra herkes yoluna gitti zar zor da olsa gidildi gerisingeriye dönülüp. Çünkü ben tek bir yerdeydim. O yerden hiç ayrılmadım. Yerini dolduracak kişiler aramam hataydı ve giderek yalnızlaştım. Bırakıp gittiklerimin nefreti de eklendi üzerime boynuma, ağırlaştıkça ağırlaştım. Hafiflemenin tek bildiğim yolu kimyamı değiştirmekti bende öyle yaptım. Bu beni geriye götürecekti kaybettiğim yere ama başka çare bulamadım. Ya kahrımdan sürünecek ya da endorfini bin katıyla alıp ağrılarımı dindirecektim.

Şimdi yeni kararlar aldım başlangıçta söylediğim gibi sadece yalnız kalacağım. Kimseyi görmeden dinlemeden, kimyamla oynamadan, acılarım neyse ne kadarsa hepsini çekmeye her türlü bedeli ödemeye hazırlanıyorum. Çok zorlanacağımı sanmam. İnsanlar benim için zaten anlamsız varlıklar. Annem ve sevgilim dışında hiç birinin hayatımda gerçek birer yeri yok. O bunu bilmese de böyle hissetmese de bunun bir önemi yok benim böyle hissetmem ve bunu böyle bilmem bana yeter. Aradan ne kadar zaman geçeceğini bilemem. Ama gerçek bir hedef olarak gördüğüm şey onun rehberi olmak.

Bakın biz çok farklı insanlarız tanısanız hemen anlarsınız. ailelerimiz, yetiştirilme tarzlarımız, çevremiz, hayat algımız birbirmizinkinden çok farklı. Onun beni tamamladığı yerler var benim onu tamamladığım yerler var. Bu bir denge. İçine kötülük karışmadığı sürece bozulması zor bir denge. Bir dış etken olmadığı sürece sonsuza kadar sürüp gidebilecek bir denge. Destansı rüyaları var balinaların olduğu, kendi ürettiği mantıklı felsefeleri var wittgenstein okumadan wittgenstein gibi konuşur ve anlatır. Sürprizleri o kadar çokcadır ki mucizeye yakınlaştığınızı hissedersiniz. Sankio doğuştan bazı bilgilere sahiptir sizse kulaktan dolma. Bu yüzden söyledikleri son derece önemlidir. Dinlenmeye ve öğrenmeye değer şeyler çıkar ağzından. Şaşkınlığınızı gizlemeniz zor olur.

İşte beni aşık eden tek şey gözleri kıvır kıvır saçları bakışları ayakları elleri değil bu mucizevi söylemleridir de aynı zamanda. Benim rehberimdir. Benim onun rehberi olduğum kadar o da bana yol gösterir. Güldüğümüz şeyler aynı, sarkastik olmamız gereken zamanlar aynı zamanlardır. Biz giderek birbirmize benzedik. İki yıl bunun için yetti de arttı bile. Onsuz geçen iki yıl ise benzerimi, rehberimi aramkla geçti. Her seferinde refüze edildim. Geri çevrildim bazen tam görüşecekken bir aksilik çıktı ve olmadı. Bu görüşmelerden bir beklentim yok. Üsteleyeceğim her hangi bir şey. Onu sıkıştıracak kelimelerim yok. Hiç bir şey konuşmadan sadece izlemenin yeteceği bir saat geçirmek istiyorum hepsi bu. Ama bu olmuyor.

İtitraf etmeliyim ki en son ona öleceğimi az zamanım kaldığını yazarak yalan söyledim. Böylece beni görecekti. Ama gerçeği öğrendi. Öğreneceğini de biliyordum ama umursamadım. Ne kadar çaresiz olduğumu anlamasını istedim. Bir şey ifade etmedi. Belki bütün çabalarım boşuna ama ben gene de aşık olduğum için tüm bunları kendime hak görüyorum. Oysa buna kızdı. Çünkü üzmüş oldum onu. Demek ki beni kaybetmek ona acı verecek. Bunu bilmek güzel. Belki de kendimi öldürürüm. O zaman biraz olsun hatırlanırım. Tanrım aşk ne onursuzca bir şey. Tüm bu fütursuz eylemlerin düşüncesi bile ne kadar korkunç.İnsanı benliğinden çıkarıp egosunu yerle bir etmiyor mu sizce de. Aşk egosantrik insanların işi değildir bence. Aşk da bencilliktir dedi Zizek. "Seni bu dünyadaki herşeyden çok seviyorum" demenin kötülük olduğunu söyledi. Zizek'e gör ben kötülüğün ta kendisiyim çünkü tam da böyle diyorum. Bunda da bir sakınca görmüyorum. Çünkü bu dünyada sevilecek bir şey yok. Adanacak bir insandan başka sevilecek hiç bir şey olduğunu düşünmüyorum.

35 yaşındayım ben ama yaşımın olgunluğunu taşıdığım hiç bir zaman söylenmedi. Öyle olduğu gibi yaşımı göstermiyorum da.Kaç sene daha yaşayacağımız bilemem ama bildiğim tek bir şey var ki yaşadığım sürece kafamı başka bir yöne çevirmemekte, kalbmin kaldığı yerde kalmakta kararlıyım. Bu yazıya aşk şiirlerinden alıntılar, aşk için söylenen sözcüklerden derlemeler yapmak istemem çünkü tamamiyle benim ve bana özel olsun isterim. Sevgilime bağlı olduğum kadar yazdıklarıma karşı da dürüst olmak istiyorum. Acı bir dürüstlük bu. Aşk kendi dilinde yaşanır. Her aşkın kendine ait bir dili vardır. Bu özel dili başka söylemlerle bozmayı istemem.

Ben hala bazen düşünüyorum onunla aynı sokalradan geçiyor muyuz? Bastığı yerlere basıyor ve oturduğu yerlere oturuyor muyum? Benim öyle bir aşkım var ki gemilere yön veren yıldızların dengidir. Gece okyanusun ortasında onu takip edersem kaybolmayacağımı bilirim. Birlikteyken onu inciten ne yaptıysam bedellerini defalarca ödedim. Bu doğanın adaleti inanılmaz bir adilllikle işliyor. Geceleri uykusuz kalmam ve dökülen göz yaşlarım bir yana dursun. Gece sokaklarda yalnız başıma deri botlarımla gezinirken ve yeri izlerken aklımda uçuşan suretleri gülen ağlayan seven sarılan kızan nefret eden, kalbimin hızlandığını avuçlarımın terlediğini başımın döndüğünü ve tansiyonumun yükseldiğini hissettim. Kendimi en yakın kliniğe attığımda panik atak hastası olabileceğimi öğrendim. Bir bu eksikti. Artık bana bu aşktan miras kalan yeni bir hastalığım var. Öbür ki yetmiyormuş gibi. Bu hastalığa ait ilaçları diğerlerine ait ilaçlarla birlikte kullanamıyorum. Yani her aklıma geldiğinde kendimi kendi çabamla sakinleştirip dindirmem gerekiyor. Çok fazla acı çektim. Bu yüzdendir yalnızlığım. Bu yüzdendir insan sevmemem. Sevilecek kimseyi bulamamam. Ait olduğum yere dönmek istememdendir sebebi.

Varsın gerçek olmasın düşlerim. Varsın sevdiğim uzak olsun benden. Ben yalvarmaya başlayalı zaten iki yıl oldu. Bundan sonra durmadan yazacağım onun için. Çünkü benim cümlelerimin ve bu aşkın bir sonu yok. Sonu olmayan şeylerinse varacağı iyi ya da kötü bir son yok. Bunun farkındayım. Ben sadece o incinmesin diye sadece o ister diye kendime zarar vermekten vazgeçiyorum. Bilsin istiyorum her şeye değeceğini.

Bundan yaklaşık iki yıl önce Bostancı sahilinde bisiklete binerdik. İlk zamanlar yan yana gider el ele tutuşurduk. Sonraları beni ekip önden gitmeye başladı. O zamanlarda bir terslik olduğunu hissetmiştim. Sanki ben seni bıraktım oğlum artık yalnız başınasın demek istiyor gibiydi. Bana başka biri olduğunu hiç bir zaman söylemedi. Söylemeye cesaret edemedi belki de beni üzmek istemedi. Ona yalvarmıştım bana anlat diye ama bunu tercih etmedi. Bu yüzden onu suçlamıştım ama hata etmişim. Şimdi onu daha iyi anlıyorum. Ben olsam ben de böyle bir şeyi ortada duran büyük sevginin gölgesi altında anlatmaya cesaret edemezdim.

Öyle bir şefkati vardır ki ellerinde dokunuşuyla tüm acıları dindirirdi. İnsanı şefkatli bir sıcaklık sarar kalıbınızdan yapılmış huzur dolu bir kovuğa sığıştığınızı hissederdiniz. Başımın okşanmasını her zaman sevdim. O bunu bilirdi hiç söylememe rağmen başımı hep büyük bir şefkatle okşadı. O zamanlarda büyük bir hırçınlıkla öfke duyduğum her şeyi şimdi anlamsız bulmam beni utanç içinde bırakıyor. O değerli aşka yaptıklarım karşılığında aslında çok daha beter bedeller ödeyebilirdim. Suçluyum sonuna kadar suçluyum. Ama o kadar çok seviyorum ki bu sevginin bu suçluluğa üstün geleceğine inanıyorum.

Az önce telefonda konuştum. Bana sergi gezdiğini günü kendisine ayırdığını yoga ve pilates üzerine Beyoğluna gittiğini anlattı. İyi olup olmadığımı sordu. Bütün bu konuşma boyunca ben pür dikkattim söylediği her kelimeyi itinayla dinledim. İyi olup olmadığını, kendisine dikkat etmesi gerektiğini söyledim. Eve mi geçeceksin diye sorduğumda neden gelecek misin deyip kahkaha attı. Ben de evet hiç fena olmaz dedim. Bütün bunlar elbette bir şey ifade etmiyor. Ben ona davetli değilim. Bu ise nadir konuşmalardan biriydi.

Öylesine mutlu hissettim ki bu gece huzurlu bir uyku uyuyacağım. Bir daha ki konuşma ne zaman olur hiç bir fikrim yok. Ancak onu her gün aramak istesem de bunu yapamam. Onu sıkmaktan, korkutmaktan korkarım. Arada bir bu kadar nadir olması çok daha değerli. Öncelikle yazdıklarımı okumalı.